Viyana’da Bir Gün

Viyana’da Bir Gün

İtalya tatili sona erince dönüşü Viyana üzerinden yapmaya karar veriyoruz…
Oldukça maceralı geçen 7 saatlik bir tren yolculuğundan sonra sabah 8.30 gibi Viyana Südbahnhof’ta ( Güney İstasyonu) oluyoruz.

İşte; bir gün boyunca Viyana’yı gezme şansı avuçlarımızda duruyor…Ama elimizdeki kocaman bavullarla gezemeyeceğimizden, istasyondan çıkmadan,onları emanet bırakacağımız bir bölüm arıyoruz ve son derece güvenli olan emanet dolaplarını sevinerek keşfediyoruz. Sadece 2,5 euro karşılığında bu dolaplara eşyalarımızı tıkıştırıyoruz, şifresini bir yere not edip, elimizdeki yüklerden kurtulduğumuz için derin bir soluk alıyoruz 🙂
Ayaküstü bir şeyler atıştırırken, etrafımızdaki Türkçe isimli tabelalara, Türkçe konuşan insanlara takılıyor gözümüz… Kendimizi Türkiye’de gibi hissediyoruz

Yüzyıllar boyunca Habsburg Hanedanı’nın merkezi olarak, kültürün, sanatın, mimarinin gözde kentlerinden biri olma özelliğini taşıyan ve Avusturya’nın başkenti olan Viyana’nın (tr.wikipedia.org/wiki/Viyana – 90k -) çok cezbedici ve baş döndürücü bir şehir olduğunu biliyoruz.

Bir gün önce yola çıkmadan evvel yaptığımız gezi planına uyuyoruz ve öncelikle istasyonun çok yakınında bulunan Belvedere Sarayı’nı (tr.wikipedia.org/wiki/Belvedere_Sarayı – 19k -)gezerek turumuza başlıyoruz.
Saray, turist gruplarının istilasına uğramış gibi, son derece kalabalık…Gruplar halinde ziyarete alıyorlar ve bizim zamanımız kısıtlı olduğu için, içerideki tabloları, sanat eserlerini görme şansımız olmayacağının farkındalığıyla sadece o muhteşem bahçeyi geziyoruz. Bu arada aniden bastıran yağmur ise bize arkadaşlık ediyor.
‘’Allahtan, bulutlardan şüphelenip, yağmurluklarımızı yanımıza almışız!’’ diye düşünüyoruz…Hoş sırılsıklam olsakta, gezeceğiz…Başka yolu yok:))) diyoruz…

Türk Büyükelçiliği’nin önünden, aşağı doğru yürüyoruz, büyüleyici yüzyıllık tarihi binaları seyrederek yaklaşık 20 dakika sonra Innerstad’a (şehrin merkezine) varıyoruz.
Orada gözümüze ilk çarpan en gösterişli yapı, tarihi ve ünlü opera binası Staatsoper.
Burası 1869 da Mozart’ın Don Giovanni adlı eseriyle açılmış ve 2.Dünya Savaşından sonra gördüğü hasarlar dolayısıyla, pek çok onarımdan geçmiş.
Şimdilerde ise bilhassa her yılın son perşembe günü verilen yıl sonu konserleri ile dillere destan bir yapı Staatsoper ( Viyana_Opera_Binasi_/e_6945.aspx – 105k )…

İşte bu opera binasının önünden geçen 1 numaralı tramvayın, Ring’in üzerinde devamlı tur attığını öğreniyoruz. (Ring: Eski şehri çepeçevre saran bir yol)
Adam başı 1.5 euro verip bu tramvaya binince, şehrin merkezindeki en önemli tarihi binaları görme şansına kavuşuyoruz; hem de 20–25 dakika gibi kısa bir sürede…
Tramvay gezimiz bindiğimiz noktada son buluyor. Bu geziden çok memnun kalıyoruz, kocaman gülümsememiz kulaklarımıza yayılmış biçimde tramvaydan iniyoruz:)))

Opera Binasını solumuza alıp yürümeye başlıyoruz. Çok kalabalık, hareketli ve ışıltılı bu caddenin, alışveriş merkezlerinin en yoğun olduğu, ünlü Kaertner Strasse ( Kertner Caddesi) olduğunu farkediyoruz. Mağazaların vitrinleri çok gözalıcı, davetkar… Fakat biz bu çağrılara kulak asmıyoruz, fazla takılmıyoruz; çünkü burada satılan her şeyin Türkiye’de de olduğunun bilinciyle, alışverişle zaman kaybetmiyoruz.
Sadece, Viyana’nın meşhur Mozart çikolatasından alıyoruz,’’ melatonin oranımızı artıralım da yorgunluk hissetmeyelim’’ ana düşüncesiyle ve afiyetle enfes çikolataları midelerimize indiriyoruz.:)

Yan yana dizilmiş kafeler, göz kamaştıran vitrinler, sadece yayalara açık parke taşlı yürüme , gezinti alanları…Keyifle bir o tarafa, bir bu tarafa bakarken , kulağımıza gelen müzik seslerinin peşine takılıyoruz…
Bir tarafta ortaçağ kıyafetleri içinde keman çalan bir genç ile biraz uzakta pop müzik yapan üç kişilik genç bir grubu fark ediyoruz…Ayrı ayrı dinliyoruz onları, keyifle…
Yanımızdaki bozuk eurolardan önlerindeki şapkaya-keman kılıfına atıp, teşekkürümüzü, beğenimizi beyan ediyoruz :))
Zaman zaman akan insan kalabalığına karışarak, zaman zaman bir bankta yada bir kafede dinlenip etrafı seyrederek, Kaertner Strasse’nin tadına varıyoruz.
Caddenin sonuna yaklaştığımızda ise şehrin en ünlü meydanlarından Stephansonplatz ve ihtişamlı Stephansdom Katedrali’yle karşılaşıyoruz.( tr.wikipedia.org/wiki/Viyana – 90k -)

Stephasdom Katedrali, 1360-1440 yıllarında Gotik usülde yapılmış bir dev bina ve Viyana’nın sembolü sayılıyor.
Ekibimdekiler oradaki banklardan birine oturup, etrafı seyretmeyi tercih ederlerken, ben katedralin kapısından içeri akan insan seline karışıyorum, birkaç poz resim alıp, içerideki muhteşem mimariyi seyrediyorum… Gerçekten çok özel bir tarihi yapı burası, hele bir Güney Kulesi var ki; yüksekliği 137 metre.
Ne kadar uğraşsam da, kulenin tüm görüntüsünü amatör makinemin objektifine sığdıramıyorum bir türlü:)))

Ve katedralin yanından geçen cadde üzerinde ayrı bir kültür, ayrı bir renk cümbüşüyle karşılaşıyoruz…Arka arkaya sıralanmış faytonları ve ilginç giysileriyle arabaların sürücülerini görüyoruz. Çok albenili, çok ilginç geliyor…

Sorup öğreniyoruz ki; Bu faytonlarla 30-35 dakika süren bir şehir turu yaptırıyorlar ve bu turun bedeli ise 50–65 euro civarında… Biz sadece resim çekmekle yetiniyoruz:))
Kaertner Strasse’den geri dönerken sokak aralarına dalıyoruz…Tarihi binaların arasında, geçtiğimiz avlularda, sanki ortaçağın havasını soluyoruz …Gayet mutlu, dolambaçlı sokaklarda gezerken, acıktığımızı fark ediyoruz..
Niyetimizse Viyana’nın meşhur sinitzelinden yemek. Karşımıza çıkan küçük bir pasajda, merdivenlerden aşağı inince şirin bir restaurant buluyoruz. Nar gibi kızarmış piliçleri görünce, sinitzel için beklemekten vazgeçiyoruz 🙂 Yemeğimizi yerken, yorgun bedenlerimizi bir nebze olsun dinlendiriyoruz.
Restauranttan çıkınca, yeniden Kaertner Strasse’ye yöneliyoruz… Köşede saksafon çalan bir sokak çalgıcısından yayılan müziğe bayılıyoruz ve hareketli nağmelerine adımlarımızla eşlik ediyoruz. ”Sokak çalgıcılarının bile asil bir duruşu var ; Viyana’nın havasından mı ne?!” diye şamata yapıyoruz:)

Kaertner’in başına geldiğimizde ise oradaki pastanede Viyana’ya özgü bir pasta olan‘’Sacher Torte’’yle tanışıyoruz. Laf aramızda, methedildiği kadar güzel bulmuyoruz tadını 🙂
Oradaki kahve listesinde turkicsher yazılı çeşidin, bildiğimiz Türk kahvesi olduğunu anlıyoruz.
Daha sonra öğreniyoruz ki;’’ II. Viyana kuşatmasının başarısızlığından sonra dönmek zorunda kalan Türkler, yanlarında götürdükleri çuvallar dolusu çekirdek kahveyi geride bırakmak zorunda kalmışlar. Esir kalan Osmanlı askerleri ise Türk kahvesi gibi enfes lezzeti Avusturyalılarla tanıştırmışlar. O zamandan beri de kahve Avusturyalıların vazgeçilmezleri arasına girmiş …

Pastaneden çıkınca, koşar adımlarla, hakkında çok olumlu şeyler duyduğumuz, okuduğumuz; Stadpark’a geçiyoruz. Kocaman bir park burası (en.wikipedia.org/wiki/Stadtpark – 31k ) ve her tarafını gezmek içinse yeterli zamanımız yok…Bir bölümünü ancak gezebildiğimiz Stadpark’ta, Straus, Beethoven, Mozart gibi pekçok ünlü bestecinin heykellerini görüyoruz, elimizdeki soğuk içecekleri yudumlarken, gözlerimizi parkın yeşilinde doyuruyor, birazda dinleniyoruz.

Akşam 19 gibi havaalanında olmamız gerekiyor ve dolayısıyla dönüş yolundayız artık. İnanılmaz genişlikte caddelerden geçiyoruz, gösterişli parklardan…
Viyana günlerce gezsek, doymayacağımız güzellikte bir şehir…Elbette 1 gün yetmiyor bize…Ama ”hiç yoktan iyidir” diye avunuyoruz:)
Gerçekten asil, yaşlı, kalabalık ama bir o kadarda sakin, güvenli bir kent izlenimi bırakıyor burası hepimizde…

Son kez dönüp, arkamızda kalan ışıltılı,renkli caddelere bir daha, bir daha bakıp, iç geçiriyoruz…Tramvaylar caddelerin ara-orta yerlerinden geçiyor. Bu dingin, düzenli kalabalığa hayran oluyoruz.

Bu kentin, kışın karlar altında iken, hele yılbaşına yaklaşan zamanlarda ise inanılmaz etkileyici olduğunu okumuş, duymuştuk. ”Belki başka bir zaman, bir kış mevsiminde, belki birkaç günlüğüne ve belki bir daha…
Neden olmasın!?”deyip neşeyle istasyona yöneliyoruz..

Hoşçakal, valslerin şehri VİYANA…Yeniden görüşebilmek dileğiyle…Hoşçakal!


About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *