Venedik Dünya Kenti

Venedik Dünya Kenti

Venedik; İtalya’nın Veneto bölgesinde yer alıyor. Adriyatik Denizi kıyısında 118 küçük adacıktan oluşan bir ada kent burası.
400 Kadar küçük köprüyle birbirine bağlanmış olan adacıklar Venedik şehrini oluşturuyor ve şehir 4 kilometrelik ince bir kara ve demiryoluyla ana karaya bağlanıyor.


İtalya’da konakladığımız şehir Oderzo’dan otomobille ve trenle Venedik’e gelmemiz yaklaşık 1 saatimizi alıyor.
Mestre ile Venedik arasındaki uzun ince yolu ise bu kez trenle gidiyor olmak ayrı bir keyif veriyor… Trenimiz, denizi adeta ortasından yararak bu büyülü kente giriyor.
İstasyon inanılmaz kalabalık ve alabildiğine renkli… Hemen resimliyorum o anı… Kendi başımıza Venedik’e gelince, tam da  Santa Lucia İstasyonu’nun önünde olunca kaçar mı?:)
Çıkışa yöneliyoruz; işte Grand Canal (Büyük Kanal), Ponte Scalzi ( Scalzi Köprüsü), her tarafta tarihi binalar ve dar sokaklara girip çıkan yüzlerce insan… Biz de o kalabalığa karışıp, sabah 9.30 da başlattığımız bu geziyi, akşam 19 a kadar sürdüreceğiz…
Geçen gelişimizde bir tur şirketi aracılığıyla gezdiğimiz Venedik’i, bu defa kendi başımıza gezip tanıyacağız; özgürce, zaman kısıtlaması olmadan, ‘’gruptan koparız, buluşma noktasını kaybederiz’’ endişesi taşımadan…
Alışveriş derdinde olmadığımızdan, cam, takı, mask satılan dükkânların olduğu caddelere uğramamaya kararlıyız…
Sadece gezeceğiz, alışveriş yok!

Labirent gibi daracık sokaklara dalıyoruz. Gezdiğimiz sokaklar oldukça sakin, tenha. Küçük köprülerden, tarihi taş binaların kuytu gölgelerinden geçiyoruz…  Rönesans çağına, tarihin derinliklerine yolculuk eder gibi hissediyoruz kendimizi…
Kanalların kenarındaki evlerin pencerelerinden sarkan sardunyalara, sardunyaların suda yansıyan renklerine takılıyoruz zaman zaman,
kimi zamansa evden eve gerilmiş iplerdeki çamaşırların rüzgârla dansına :)�
Bazen, binaların arasında ya da suda yankılanan bir arya sesinde zamanı durdurmak istiyoruz…
Bazense kanalda yol alan bir gondolun arkasında oluşan sudaki izde…

Her çıkmaz sandığımız sokağın sonunda mutlaka bir sürprizle karşılaşıyoruz.
Bu kimi zaman bir cam ya da bir mask imalathanesi olabiliyor, kimi zamansa tarihi bir bina ya da küçük, şirin bir meydan…
Meydanın ortasında mutlaka bir çeşme, genellikle kapısı açık bir kilise, çiçek tarhları  ve  illa ki güvercinleri olan…
Küçük molaları bu meydanlarda verip, güvercinleri ellerimizle besliyor, çeşmelerinden kana kana su içiyoruz…
İçten içe, kaybolalım istiyorum dar sokaklarda…�
Ancak, en dar ve en küçük sokaklarda bile San Marco Piazza (Meydanı) ya da Rialto Köprüsünün olduğu yönü gösteren işaretlerle karşılaşıyoruz, dolayısıyla istesek de kaybolamıyoruz bu masal kentinde…:)

Bir köşe başında ‘’Fundaco dei Turchi’’adında bir yerin işaret edildiğini görüyoruz şaşırarak
Türk (Turchi) kelimesini görünce,  heyecanla o yeri aramaya koyuluyoruz.
İşaret levhalarını takip ediyoruz ve sonunda Fundaco dei Turchi’yi ( Türk Hanı) buluyoruz…
Şu anda ‘’Tabiat Tarihleri Müzesi ‘’olarak kullanılan yapının 13. yy.da inşa edildiğini ve daha sonra 1620 li yıllarda Osmanlı Tüccarlarının Venedik’e gelince kalmaları için tahsis edilen bir bina olduğunu öğreniyoruz. (webarsiv.hurriyet.com.tr/2003.11.02.366147.asp – 34k -) .
Osmanlı Tüccarlarının yaklaşık 200 yıl boyunca o zamanki Venedik Cumhuriyetiyle olan ekonomik ilişkileri bize ilginç geliyor.
Önce müzenin içini geziyoruz sonra yapının avlusundaki havuzda açmış nilüfer çiçeklerini ve su içmeye çalışan güvercinleri izlerken; hayallerimizi zorluyoruz, garip bir buruklukla…
Venedik’e yapılan seyahat organizasyonlarına bu Türk Hanının (Fundaco dei Turchi) neden dâhil edilmediğini sorguluyoruz, kendimizce 🙂
Biz tarihimize yaptığımız bu güzel ve tesadüfî yolculuğu bir ayrıcalık olarak görüp mutlanıyoruz doğrusu.

Dolaşmaya devam ediyoruz ve Ponte Rialto’daki ( Rialto Köprüsü) insan kalabalığını uzaktan izliyoruz. O insanların Grand Canal’ı ( Büyük Kanal) seyretmenin keyfini yaşarken, diğer taraftan da cam, takı, mask gibi Venedik’e özgü metaların satıldığı mağazaların cazibesine kapıldıklarını biliyoruz…
Bir iki gün sonra Venedik’e yeniden gelip Rialto’ya çıkacağımızdan, o yöne gitmeyip San Marco Meydanına doğru yürüyüşümüzü sürdürüyoruz…

İşte San Marco Bazilikası (tr.wikipedia.org/wiki/Venedik_Okulu – 32k) – heybetli, büyüleyici, tarihi…
Haçlı seferleri sırasında İstanbul At Meydanı’ndan getirildiği rivayet edilen bronz atlar (Mahşerin 4 atlısı) heykelinin orijinali yapının içinde sergileniyor biliyoruz ve bazilikanın kapısındaki kopyalarını görünce, öfkeleniyoruz yine! ‘’Bize ait değerler ülkemizde korunamıyor maalesef’’ diye…

San Marco Meydanı, (http://tr.wikipedia.org/wiki/San_Marco) şehrin en büyük ve muazzam meydanı… Etrafında sayısız kafe, restaurant ve bar var… Meydan, mahşer yeri gibi kalabalık ve her milletten insan içiçe…
Bu hareketliliği gördükten sonra, zaman zaman yağan yağmurlardan ve denizin yükselmelerindenden dolayı, tüm o sahanın sularla kaplanarak, ıssızlaştığını öğrenmek ilginç ve inanılmaz geliyor.

Yine San Marco Meydanı’nda, eski çağlarda mahkûmların bir kafese konulup meydana atıldıkları 96 metre yüksekliğindeki Çan Kulesi var.
Kulenin tepesine çıkıldığında, Alp Dağları’nı ve şayet hava açıksa, Hırvatistan topraklarını görebilme olasılığı var.

Bir de aynı meydanda Palazzo Ducale  (Dükler Sarayı)  bulunuyor.
Burası eskiden Venedik hükümdarlarının (Doçe) taç giyme törenlerinin yapıldığı bir saray. Burada çok sayıda eser saklanıyor.�
Binanın sonuna doğru ise Ponte dei Sospiri (Ağlama Köprüsü) yer alıyor.
Suçlular cezalarını çekmek için zindana gönderilirken, en son bu köprüden geçerler ve kederle son bir defa dışarı bakarlarmış…
Ve Casanova da bu köprüden geçenler arasındaymış, ilginç değil mi?

Sahil boyunca dizilmiş gondolları görüyoruz. Müşteri bekleyen, yolcuları getirip götüren vaporettoları, ressamları, hediyelik eşya satılan tezgâhlardaki satıcıları, sokak çalgıcılarını ve Dünya’nın her yerinden turist gruplarını…
Tam bir curcuna bu… Ve bin bir renk taşıyan hareketlilik göz alıyor.
Türk gruplarıyla karşılaşıp, pek seviniyoruz nedense? :)))
Hatta dinlenmek için yöneldiğimiz bir bankta Antalya’dan bir arkadaşla göz göze geliverince, gözlerimize inanamıyoruz, çok şaşırıyoruz!
Antalya’da buluşmak bir türlü kısmet olmamıştı, Venedik’te rastlaşmak ha! ‘’Dünya gerçekten çok küçükmüş!’’diyerek gülüşüyoruz…

Çok romantik, çok etkileyici, çok farklı bir şehir Venedik ve gerçekten de büyülenmemek mümkün değil.
Karnaval zamanı burada olabilmenin düşünü kurarak 3 gün boyunca ve ayaklarımıza kara sular inene kadar geziyoruz. Parke taşlı sokaklara ayak izlerimizi bırakıyoruz…
Bir kez daha anlıyoruz ki; okumak yetmiyormuş, illa görmek gerekiyormuş, sindire sindire gezmek, geniş zamanlarda, dolambaçlı sokaklarda kaybolmaktan korkmadan yeniden keşfetmek gerekiyormuş bu gizemli şehri  🙂
Darısı, görmek-gezmek- keşfetmek isteyenlerin başına!

fatmaturkgeldi@hotmail.com 

Tagged with:

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

6 Comments

  1. rent a car 26 Nisan 2010 at 02:28

    Gerçekten güzel bir yer

  2. selinay 30 Nisan 2010 at 15:39

    çok güzel bi yer ama venedik daha güzel ben oada yaşamak istiyorum…

  3. izmir rent a car 03 Eylül 2010 at 00:43

    bilgileriniz için teşekkürler

  4. murat mercan 09 Ocak 2011 at 10:02

    Çalışmalarınızda Başarılar Dilerim.

  5. uydu kurulumu ankara 09 Mayıs 2013 at 21:09

    Bildiğim kadarıyla şehrin bazı yerlerinde kanalizasyon kokusu varmış. Böyle güzel bir yere hiç iyi olmamış. Birde kayıkların hepsi siyah olurmuş. Onunda nedeni çok önceleri veba salgını olmuş ve ölenler bu sandallarla taşınmış bu nedenle sandalları hep siyaha boyamişlar ve gelenek olmuş. Birde sandalları süren sadece erkek olabilir bayanların kullanması yasakmış. Bunları bir belgeselde izlemiştim.

  6. ankara uydu kurulumu 15 Temmuz 2013 at 09:02

    paylaşım için tşkler.. gercekten çok güzel bi paylaşım olmuş.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *