Müzeler Kimliğimizdir

Ülkemiz adeta bir açık hava müzesi. İslâhiye’deki Yesemek Açık Hava Müzesinden bahsetmiyorum. Medeniyetlere beşiklik etmiş Anadolu’dan bahsediyorum. Nereye giderseniz gidiniz, farklı medeniyet ve kültürlerin izleri ile karşılaşıyorsunuz. Ancak bu zenginliklerimizin bir kısmı çeşitli yollardan başka ülkelere gitmiş ya da götürülmüş. Bunlardan birisi yılardır gurbet ellerde garip ve yalnız kalmış Yorgun Herkül’dür. 1980’de Antalya Perge’de yapılan bir kazıda heykelin bir kısmına ulaşılmıştı. Heykelin üst kısmıyla ilgili de bir bilgi yoktu. Ancak yıllar sonra Yorgun Herkül’ün üst kısmının ABD’nin Boston şehrindeki bir müzede yer aldığı görüldü. O gün bugündür başlayan mücadele nihayet sonuçlandı. Yorgun Herkül Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın özel uçağı ile ait olduğu yere döndü. Yakında ait olduğu topraklarda ve diğer parçasıyla birleşerek karşımıza çıkacak. O günü sabır ve heyecanla bekleyeceğim.

Doğrusu, müzeler beni hep heyecanlandırır. Dünyanın farklı şehirlerinde ziyaret ettiğim tüm müzelerde bu duyguyu yaşadım. Farklı zaman ve mekânlarda yaşamış insanlara ait eserleri görmek bana heyecan verir. Müzelerde kendimi keşfederim; insanlık tarihindeki yerimi anlamaya çalışırım. Mütevazı olmayı öğrenirim. Dünyanın ve dünyalıkların faniliğini bir kez daha anlarım. Geride “hoş bir seda” bırakıp, gidenlere de imrenirim. Zalimlerin, diktatörlerin, kam emicilerin hazin sonunu da ibretle düşünürüm.

Her müzenin kapısından girerken heyecanlanmamın başka sebepleri de var. Hem cinslerimin tarihe ve bize emanet ettiği eserleri ve o eserlerin ifade ettiği mesaj beni heyecanlandırır. Bu eserleri ziyaret ederken bazen gözlerimin yaşarmasına engel olamam. Topkapı Sarayında Mukaddes Emanetlerin sergilendiği bölümü ziyaret ederken yaşadığım duygu yoğunluğundan farklı bir durumdan bahsediyorum. Zira her dinin mensubu, kendisi için önemli sembollerin karşısında hayret ve haşyet duyar; heyecanlanır ve duygulanır. Benimkisi biraz daha farklı. Tarihe tanıklık etmeden kaynaklanan bir duygudan bahsediyorum. Yerinden, yurdundan kaçırılan eserlerin izini süren Yaşar Yılmaz’ın dediği gibi “Anadolu’nun Göz Yaşları”dır benimkisi.

Paris’teki ünlü Louvre, Londra’da British veya Berlin’deki Bergama Müzesini gezerken aynı duyguları hissettim. Hele hele St. Petersburg’ta Büyük Petro’nun Çeşme’de hizmete uğrattığı Osmanlı Kadırgalarının baş tarafını sergilediği sütun beni çok kederlenirdi. II. Viyana kuşatmasında esir düşen küçük Yusuf’un Almanya’daki bir kilisenin bahçesindeki küçük mezarı karşısında kim duygulanmaz ki? Ölene dek babasının gelip kendisini kurtaracağı ümidini yitirmemiş Yusufçuk. Memlekete ve ailesine hasret gurbet ellerde yitip gitmiş.

Berlin’deki ünlü Bergama Müzesi ise başlı başına bir ibret aynasıdır. Almanlar adeta Bergama tapınağını aynen alıp götürmüş ve yeniden bir araya getirip muhteşem bir müze yapmışlar. Bunu nasıl yaptıklarını, niçin yaptıklarını anlatmak çok uzun sürer. Ancak bir kenara çekilip düşünmek gerekiyor: Anadolu’nun öz be öz malı ve değeri olan bu tarihi eserlerin burada ne işi var?

Berlin’de vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı bir semt var: Kreuzberg. Adeta küçük bir Türk şehri! Sabahın erken saatlerinde ve gece geç vakit burayı sokak sokak gezmeye ve görmeye çalıştım. Hemşerilerimin kimini yakından tanımaya; kimini ise uzaktan gözlemeye çalıştım. Sabahleyin Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe formaları ile okula giden çocuklarımız bana umut ve mutluluk verdi. Sevinçlerini, kederlerini ve sorunlarını anlamaya çalıştım.

İşi iyi olan-olmayan hemen hemen hepsinde buruk bir gurbet havası gördüm. Ait oldukları topraklardan ve insanlardan uzak olmanın verdiği bir hüzündür bu. Burada yaşayanlar buralara ait olmadıklarını bilirler.

Berlin’deki Bergama Müzesinde sergilenen tarihi eserleri dikkatle incelerken aynı duyguyu yaşadım. Çok eski dönemlere ve uygarlıklara ait bu eserlerin büyük ekseriyeti Anadolu’dan getirilmiş. Bergama’dan, Yesemek’ten, Zincirli’den, Efes’ten, Antep’ten. İstanbul-Bağdat Demiryolunun güzergâhındaki tarihi yerler adeta yağmalanmış. Merhum Necip Fazıl’ın “Bu yol da tutuktur hapse düşeli..” mısralarında dile getirdiği gibi, Anadolu’ya ait bu eserler de gurbet garip. Ait oldukları yerlerden sökülüp getirilen bu eserler, ait olmadıkları bir ülkede ve mekânda yaşamaya mahkûm edilmişler.

İşte karşımda tarihinin belki de ilk meteoroloji tanrıçası Hadad. Siyah taştan yontulmuş muhteşem bir heykel. Eski çağlara ait bir eser. Anlaşılan o dönemlerde bile insanlar hava durumunu merak etmiş; gündelik hayatlarını hava durumuna göre düzenlemeye çalışmışlar.

Hadad’ın kimliğine baktım. Zincirli köyünden olduğunu hayretle gördüm. Zincirli Gaziantep-Antakya yolu üzerinde Nurdağı’na bağlı tarihi bir köy. Doğduğum ve büyüdüğüm yere yakın. Yesemek ve Tilmen höyük’ün kadim komşusu. Bir kez daha “gurbet ellerdeki” bu azametli heykele bakıyorum.

Bergama Müzesi dünyanın en ünlü müzelerinden birisi. Bir günde gezmek mümkün değil. Vaktimin elverdiği kadar uzun süre kaldım. Özellikle kendimizle ilgili olan eserleri yakından görmeye ve anlamaya çalıştım. Müzeden ayrılırken yorulduğumu hissediyorum. Sadece yorgunluk değil; içimde buruk bir acı ve hüzün var. Ancak beni rahatsız eden bir şey daha var. Tıpkı ekmek için gurbete gelen işçilerimiz gibi, bu eserler ait oldukları yerlerde kalsaydı bu şekilde muhafaza edilebilinir miydi? “Evet” diyemiyorum. Tecrübelerimiz buna müsaade etmiyor.

Çocukluğum Tilmen höyüğüne yakın bir köyde geçti. Dünyanın en kadim mekânlarından biri olan bu höyüğü avucumun içi gibi bilirim. Kralların yaşadığı, prens ve prenseslerin düğünlerini yapıldığı bu tarihi mekânlar bizler için oyun mekânıydı. Daha kötüsü, bazı art niyetli define avcılarının yaptığı tahribattı.

Önce İtalyanlar, sonra da Almanlar geldi. Kazılar yaptılar. Köyün gençleri de işçi olarak çalışıyordu.  Hiç kimsenin burada çıkarılan değerli eserlerle ilgisi ve bilgisi yoktu. Onlar için en önemli şey, aldıkları peşin yevmiyeleri ve tanıştıkları Sosyal Sigorta idi. Ecnebiler çalıştırdıkları herkesi sigorta yapmışlardı. İlerleyen yıllarda kendi bilim insanlarımız da geldi. Şimdi herkes Tilmen Höyüğünün ve Yesemek’teki açık hava müzesinin farkında. Ama buralardan çıkarılan birçok eser dünya müzelerinde bizi bekliyor. Yeteri kadar ve belki fazlasıyla gurbette kaldılar. Yorgun Herkül gibi onları ait oldukları topraklara yeniden getirmenin zamanı geldi ve geçiyor.

Evet, müzeler tarihin aynası olduğu gibi, kimliğimizdir de. Müzelerde hem tarihi, hem de kendimizi görürüz. Siz siz olun müzeleri ziyaret etmeyi unutmayın. Memleketimizin her köşesi adeta bir açık hava müzesi. Her yerinden tarih, medeniyet ve sanat fışkırıyor. Buraları ziyaret etmek ve anlamak lazım. Onları anlamak, kendimizi ve insanlığı anlamaktır.

İbrahim ÖZDEMİR

(Prof. Dr., Gazikent Üniversitesi Rektörü)

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *