Muşta Bahar

Muşta Bahar

Depremler binlerce yıl toprağı ve dağları silkeledikten sonra uzun ve geniş bir vadi kalmış geriye: Muş Ovası. Kışın sonsuza uzanan bir beyaz, bahardan sonra da koyu bir yeşil hâkim ovaya. Çimenler devasa bir örtü olup ovanın dalgalı zemini üzerinde dağlara kadar uzanıyor. Doğudaki dağlar tatlı bir lacivert çizgi şeklinde ufku kuşatarak, muhayyilede geceye ait hayaller oluşturarak uzaklarda kayboluyor.
Batıdakiler ise gülkurusu ile pembe arasında genişleyen bir renk yelpazesinin tüm tonlarıyla yıkanmış gibi. Bu yelpaze ufkun sonsuzluğunda uzadıkça uzayacak belki. Zaman zaman bu manzara arasından başını uzatarak “Ben de varım” diyen Bingöl Dağları’nın gümüşi zirveleri bu pembeliği keserek gözü şaşırtıyor. Bir kelebeğin kanatlarındaki renk cümbüşünü anımsatan bu kontrast denizi içinde yüzercesine seyahat etmek ne büyük tecrübe!

Çorak topraklara bir can suyu kıymetinde inen yağmurların ardından oluşan sis, muhteşem bir tül perde halinde dağlar ile ovayı ayırıyor. Bu tülü aralamak, derin vadilerin arasındaki pencereden güneşi ve ufkun ötesini seyretmek geliyor içinizden. Gözlerinizi bu Kafdağı manzarasından yaşadığınız gerçekliğe tekrar çevirdiğinizde ova boyunca baktığınız her yerde koyun sürülerini görüyorsunuz. Yemyeşil bir halının üstüne rasgele savrulmuş beyaz bilyalara benziyor uzaktan bakınca bu sürüler… Sürüler yalnız değil elbette, her birinin başında onlara çobanlık eden çocuklar çekiyor dikkatinizi. Bizim bugün anlayamadığımız, ama o yaşlarda muhakkak tatmış olduğumuz bir saadetin, şeker şerbet tadı dudaklarında, muttasıl gülümsüyorlar. Bazen bir merkebin sırtında görüyorsunuz onları, bazen önlerine kattıkları hayvanları, sırtlarında azık torbaları, yoldan geçen arabalara ilgisiz bakıyorlar. Bazen de yeni sürülmüş bir tarlada, anne babalarının yanında çalışırken, büyük bir iş başarmanın saadetini, ferahlığını yaşarken görüyorsunuz onları. Yüzlerinde hüzün arıyorsunuz gayri ihtiyari; arabesk sözler duymayı umuyorsunuz belki öğretilmiş bir alışkanlıkla. Oysa hiçbirinin yüzünde aradığınız o öğretilmiş hüzün yok! Bu taklidi ızdırabın yerini gözlerindeki umut almış ve dillerinden daima geleceğe dair, birbirinden güzel hayaller… Yol sormak için birinin yanına yaklaşıverin yeter ki, Dıranas’ın o muhteşem dizeleri dökülüyor sanki dudaklarından:

“Aç mısın kardeşim, gel olanı bölüşelim”

Eğer gerçekten açsanız birbirleriyle yarışıyorlar ekmeklerini davetsiz misafirleriyle paylaşmak için. Yalnızca insan olanın anlayabileceği bir samimiyet, bu fedakâr çocuklar için bir sıcaklık duyuyorsunuz kalbinizin ve vicdanınızın en ücra köşelerinde. Yanlarından ayrılırken bu çocukların ister istemez bir burukluk kaplıyor yüreğinizi… Bu müjdeci meleklerden ayrılmak gerçekten zor oluyor.

Ovada fazla ağaç yok, bunun eksikliğini hissetmeye başladığınız anda sahipsiz ve ıssız bir mezarlığın ortasına dikilmiş üç dört ağaç selamlıyor sizi. Daimi olarak uzanıp duran yeşillik ortasında gözü meşgul edecek ne hoş şey… Hayatla ölümün insanlıkla yaşıt raksını hatırlamadan geçemiyorsunuz. Mezarlıklar dışında da ağaçlar üç dört hanelik aileler gibi küme küme duruyorlar. Ovada çoğu zaman ağaçların yerini sarı ve beyaz çiçekler alıyor. Bu beyaz çiçekler yeşilliğin ortasında o kadar çok ki neredeyse kar yağmış tesiri bırakıyor zihinde. Çiçekler beyaz veya sarı, ama muhakkak bu iki renkte. Ova yeşil, çiçekler sarı ve dağlar gülkurusu. Gökyüzü bozuyor bu sadeliği. Mavi, masmavi, mavinin her tonunda ve insanı çıldırtacak kadar mavi! Kuş olup uçmak geliyor içinizden, uçup dağları denizleri aşmak… Bir şairane rüya görmek için daha neye ihtiyaç duyabilir insan?

Burada tabiat bildiğimiz, gördüğümüz, alıştığımızdan ne kadar farklı, ne kadar sakin ve ne kadar heyecan verici. Dünyanın geri kalan kısmının telaşından, sıkıntısından uzakta olduğunuz hissi, huzura boyuyor dünyayı. Her an sürprizlere hazırlıklı olmanız gerekiyor bu coğrafyada. Tezatlarla iç içe yaşamayı kabullenmiş olmanız alışmanızı kolaylaştırıyor. Tezat gibi gelen zıtlıkların tabiatın ve hilkatin bir parçası olduğunu ancak böyle bir kabullenişle anlayabiliyorsunuz.s Mart ortasında çok sıcak bir hafta geçirebiliyorsunuz; mayısın başındaysa kar yağıyor dağların tepelerine, bir anda soğuğu yeniden duyuyorsunuz iliklerinizde. Sükûnetin tanımı bildiğiniz gibi değil buralarda. Sessizlik içinde telaş, telaş içinde huzur çıkabiliyor karşınıza. Beş altı ay kar altında kalan bitkiler cemreler düşmeye başlayınca yavaş yavaş diriliyor… Önce inatçı ayrık otları uzatıyor başını topraktan dışarı, sonra ağaçlar filize duruyor, çiçekler açıyor ve bir de bakmışsınız kışın gördüğünüzden ne kadar da değişik bir tablo var karşınızda.

O büyük sanatkârın türlü maharetlerini baktığınız her yerde, varlığına inanmak için başka bir delile ihtiyaç kalmayacak şekilde görebiliyorsunuz. Mahşer gözünüzün önünde yaşanıyor. Şarkın bu yemyeşil ovasında tabiattaki dirilişi seyretmek her gün imanınıza iman katıyor. Buraları sevmemek buralarda huzur bulmamak mümkün değil bu manzarayı seyrettikten sonra. Adım adım öldüğünü de görüyorsunuz onca nebatın, sonra yavaş yavaş toprağın altında cana gelip gökyüzüne uzandığını da.

Ovanın bitiminde Bingöl dağları başlıyor batıya doğru gelirken. Bingöl ayrı bir rüya, bir hayal ülkesi adeta. Dalgalı tepelerin üstü bozuk fundalıklarla kaplı. Ağaçların filizlerinden dışarıya hayat fışkırıyor. İrili ufaklı binlerce dere çayları besliyor, onlar da nehirleri… Derin vadilere bakarken ya da başınızı dik yamaçlara doğru kaldırdığınızda tabiatın hırçınlığı karşısında dehşete kapılmamak elde değil. Dehşet ve dehşetle beraber hayranlık… İnsanın şair olası geliyor, bu manzara karşısında sanatkârını ve eserlerini övmemek büyük kayıtsızlık olur çünkü…

Daha batıya geldikçe Elazığ sınırlarına giriyorsunuz. Yol boyunca gördüğünüzden ne kadar uzak bir gerçeklik uzanıyor önünüzde. Dağlar yine lacivert, ağaçlar yine yeşil ama gökyüzünün mavisi o mavi değil. Bulutlara baktıkça ve onları kovalayan rüzgârı yanaklarınızda hissettikçe tatlı bir rüyadan uyanmanın buruk tadını duyuyorsunuz. Elbette buralarda güzel, elbette renkler buralarda da canlı… Ama alışkanlığın keskin kılıcı bütün muhayyilenizi alt üst ediyor. Bilinmeyenin şaşırtıcı lezzeti yoktur artık. Bildiğiniz, tanıdığınız bir coğrafyanın, bildiğiniz tanıdığınız renkleri karşınızdadır. Olsun, kendi hali içinde onlar da güzeldir… Aynı sanatkârın iki farklı eseri uzanır karşınızda… Ama üslubundan hemen tanırsınız ki sanatkarlık değişmemiştir, değişen sadece renkler ve şekillerdir…

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *