Mor Gabriel: Kadim Süryani Manastırı

Mor Gabriel: Kadim Süryani Manastırı

Midyat’ta yediğimiz ağır fakat pek lezzetli yemeklerin ardından yola koyuluyoruz. Amacımız Mor Gabriel manastırını ziyaret etmek. Mor Gabriel ile ilgili ilk bilgilerim şunlar: büyük bir Süryani manastırı. Süryaniler tarafından büyük ilgi ve hayranlık gördüğü için dünyanın uzak köşelerinden gelen konukları eksik olmuyor.
Klasik Süryani mimarisinin karmaşık örneklerinden biri üzerine inşa edilmiş. Gideceğimiz mekâna ilişkin ön bilgilerim bunlardan ibaret. Ancak yeterli değil tabi ki. Öyle ya; gidip görmek, hissetmek, dokunmak gerekiyor. Taş kemerlere el sürmek, rutubet kokan esrarengiz tünellere girip korkmak, heyecanlanmak, kırmızı pelerinli rahiplerin manastır koridorlarındaki vakur yürüyüşlerini seyretmek, eşik önlerinde biriken ayakkabıların öğrencilere ait olduğunu öğrenmek, külliyenin ziyaretçiye kapalı bölümlerinde neler olabileceğini merak etmek… Bütün bunları anlatacağım teker teker. Fazlasını da.

Hava öyle sıcak ki, daracık asfalt yol önce parlıyor, ışıl ışıl yanmaya başlıyor, sonra eriyor. Şırnak yolundayız. Gideceğimiz yere kadar, geride bıraktığımız yol boyunca cırcırböceklerinin ıslıklarını saymazsak suskun, sarı ekinlerden başka canlılık emaresinin bulunmadığı coğrafyada eşsiz bir mimarlık ve tarih abidesiyle karşılaşmamız; önceden hiç de öngörülebilir gibi değil. İn cin top oynuyor. Esinti az. Sağ tarafta ara sıra “Şırnak 80”, “Şırnak 70” tabelalarını görüyorum o kadar. “Estel-Midyat arası”nı arkada bıraktık. Yanık türküler kulaklarda yankılanırken Mezopotamya’nın tutkulu ve duygulu havasındaki muhteşemliği hissetmemek ne mümkün. Aşkın ellerde bıraktığı ter, peşimden ayrılmayan ve peşini bırakamadığım Arap güzeli, pek sevdiğim yakınlar, koşuşturmaca, kaçamaklar harika tablonun en çarpıcı motiflerini oluşturuyor.

Ve Midyat-Şırnak karayolunun 18. km.sinde, sağ tarafta üç beş kocaman binanın birbirine eklemlenmesiyle oluşan, koyu krem renginde, nefis surette eskitilmiş izlenimi veren insan harikası beliriyor birden. Genişçe bahçelerin orta yerinde, Umberto Eco’nun Gülün Adı’nda olayları çevirdiği manastırı anıştıracak şekilde ilk bakışta kapısının ne tarafta olduğu bilinmez yapılar topluluğu duruyor. Tıpkı rahipleri gibi vakur, tünelleri kadar esrarengiz, nakışları gibi sofistike… İki haç ve iki aslan kabartmasının işlendiği çift kanatlı kapısının ardında düzenli parke taşlarıyla örülmüş, bir arabanın ancak geçebileceği genişlikte yol önümüzde. Alçakgönüllü kapısından binalara uzanan düzgün bahçe yolunun iki tarafı, yarı bellerine değin beyaza boyanmış dizi dizi ağaçlarla kaplı. Ruhani çekim merkezine doğru atılan her adımla birlikte iç sıkıntıları yerini huzura, rahatlığa, arınmışlığa bırakıyor sanki.

Yolun sonunda ziyaretçilerden birinin girip birinin çıktığı giriş kapısına varıyoruz. Görevlilerden biri yanımıza yaklaşıyor, genç delikanlı. Nazikçe bize rehberlik edebileceğini söylüyor. “Hay hay” diyoruz, “memnuniyetle.” Meraklıca etrafa bakınırken taş korkuluklu merdivenlerden yukarı çıkıyoruz grup halinde. Manastırın genel törenlerinin yapıldığı yerden içeri bakıyorum. Yan yana düzgünce dizilmiş ahşap sıralar, hem kapalı hem de içeriye keskin güneş ışığının sızabildiği, üst kısmı yuvarlak pencereler salonun dört yanında yer alıyor. Ara sıra kırmızı altın yaldızlı başak motifli şeritleriyle baştan ayağa beyaz kıyafetli öğrenciler gözüme ilişiyor. Manastırın en yüksek iki çan kulesi var. Estetiği, kibarlığı hemen dikkatleri çekiyor. Uçları çiçek desenine benzetilerek tasarlanmış narin beyaz haçlarla taçlandırılmış. Dönemeçlerde, köşelerde, altta kavun desenli, üzerinde baklava biçimi işlemeli küçük süsler, onun üzerindeyse büyükçe dört yapraklı gonca modelini andıran gösterişli başlıklar duruyor. Manastırdaki tüm binaların kapı girişlerinde, köşe kolonlarında, parmaklıklarında, salkım üzümler, bağ yaprakları ince ince işlenmiş. Her adımda bir sanat mucizesiyle karşılaşmamak elde değil. Olağanüstü…

Ortaçağ katedrallerindeki esrar Mardin’de sarıyor çevremi. Araları ve tavanları doğal meşalelerle aydınlatılmış kemerlerle kaplı bölüme geçiyoruz. Bu nasıl bir tasarım sihridir? Harç malzemesi kullanılmaksızın üst üste duran korkunç taşlar kubbeyi oluşturuyor. Ne bir parça çimento, ne tuğla, hiçbiri yok. Yapı taşları birbirine geçecek ve herhangi bir tutkal malzemesine ihtiyaç duyulmayacak biçimde tasarlanmış. Yapılış dönemindeki ilkeliğe rağmen tavan, gerek eğimindeki mimari tarz, gerekse detaylı örnekleriyle hünerli ellerin kendisine değdiğine işaret ediyor.

Aslan suretinin bir önemi olmalı. Özellikle sayısı fazla olan kapılarda simetrik aslanlar gelenleri karşılıyor. Selam duruyor. Yeşillik hiç de az değil. Metropolit her kimse bu konuda özen göstermiş. Metropolit dedim, onlardan da söz edeceğim.

Mardin’e çok kez geldiğim için iyi tanıyorum. Mimari üslup bakımından Mor Gabriel, Deyrul-Zaferan’dan, Kırklar Kilisesi’nden, Mor Yuhanun’dan (Kıllıt köyündeki Mor Yuhanun kilisesini daha önce Radikal2’de anlatmıştım) daha çarpıcı özellikleri bünyesinde barındırıyor.

Ya Süryanice yazılara ne demeli? Daha çok sola eğik olarak yazılan bu eşsiz alfabe, Mor Gabriel Manastırı’nda kimi zaman kemerlerinin arasında zarif tabloların içinde, geçitlerin üzerinde, bazen de üst üste gömülen Süryani rahiplerinin lahitlerinde göze çarpıyor. Aramice kökenli bir Sami dili olan Süryanice, şimdi yok olma tehlikesi altında. Ne hüzünlü.

Gizli tüneller… Bunlar kazara önüme çıktı. Manastırın bölümlerinin birini gezerken kenarda köşede kalmış daracık bir geçit gördüm. İnsan bedeninin zorla geçebileceği kadar küçük. Bu da neyin nesiydi? Meraklandım. Aralıktan geçtim ve aşağı atladım. Ne görsem beğenirsiniz? Tam da tahmin ettiğim gibiydi: gittikçe karanlıklaşan bir tüneldi bu. Birkaç adım attım. Hemen ilerde bitmiyordu. Uzayıp gidiyordu. Nerede sona erdiğini çok merak ediyordum. Ama gruptan ayrılmak istemedim. Aynı aralıktan yine geçip geriye dönmüştüm. Yalnız olsaydım belki merakımı dindirecektim.

Mor Gabriel, Süryanilerin anayurdu olarak bilinen Turabdin bölgesinin kalbinde bulunuyor, meşe ağaçlarıyla kaplı tepelerden biri üzerinde. 397 yılında Mor Şmuel (ö.409) ve Mor Şemun (ö.433) tarafından kuruluyor. Kısa sürede manastır o kadar ünleniyor ki, ünü ta İstanbul’da ve Roma’daki imparatorların kulağına gidiyor. Kilise tarafından “ikinci Kudüs” ilan ediliyor birkaç yüzyıl sonra. Manastırlarıyla ünlü Yunanistan’daki Athos dağında kurulu herhangi bir manastırdan en az 400 yıl daha eski. Mor Gabriel manastırının bir başka adı daha var: “Deyrul Umur”. Süryanice ‘rahiplerin meskeni’ anlamına gelen “Dayro D’Umro”dan uyarlanmış Türkçeye. Mor Gabriel ise 7. yy.da yaşamış, dört ölüyü diriltmek gibi pek çok mucize gerçekleştiren, sade yaşamıyla azizlik mertebesine yükselen Metropolit Mor Gabriel’in adından miras kalmış. Yanıtını aradığım bir sorunun karşılığını ise şurada buluyorum: Manastırdaki bölümler farklı dönemlerinde yapılmış. Mimari tarzlarındaki farklılığın nedeni böylece açığa kavuşuyor. Mimari şaheser olarak nitelenen Büyük Kilise, tavanındaki ışıklıkla büyüleyici harmoniler yaratan Theodora kubbesi, Manastır’ın güneybatı ucundaki kadim yapı Meryemana kilisesi, özgün adı Süryanice “Beth Kadişe” olan, kilit taşı kullanılarak sıkıştırılmış iki tonozdan oluşan yapısıyla Azizler Evi; manastır kompleksinin ayrı parçalarını oluşturuyor. Onlarca savaş, talan, yağmaya rağmen dimdik ayakta duran Mor Gabriel tam 1610 yıllık bir tarih anıtı…

Manastır’da yalnız dini bilimler okutulmamış. Retorik, tıp, felsefe alanlarında Mezopotamya’nın en ileri eğitim merkezlerinden biri olarak adını duyurmuş. Okulun etkin olduğu dönemde Manastır Kütüphanesi çok zengin; minyatürlerle süslenmiş çok sayıda el yazması eserler, kitapların kopyalanarak çoğaltılması işini gören yazıcı rahipler… Ne ki, yağmalar sonucunda eşi benzeri bulunmayan kültür hazinesi ortadan kayboluyor. Yağmadan kurtarılabilen birkaç eser, şu anda Britanya Kütüphanesi’nde.

Mor Gabriel, metropolitlik merkezi. Diğer bir deyişle Kilise’nin idari merkezlerinden biri. Bugün Manastır metropoliti olarak görev yapan Mor Samuel Aktaş’ın ofisi Manastır’ın içinde.

Kırmızı pelerinli rahipler koridorlarda vakur ve ağırbaşlı yürüyor. Belli ki dersler sona ermiş. Öğrenciler kıpır kıpır, öğretmenlerinin çevresinde kümelenmişler. Kadim Mor Gabriel manastırında öğrenci olmak, gündüzleri binyıllık kokular arasında bilgiyi, hayatı öğrenerek büyümek, geceleyin iki çan kulesinin arasında parlayan ayın ışıltısı altında mum tütsülerini içine çekerek manastırın yatakhanesindeki şiltelerden birinin üzerinde gözlerini yummak…

Ben bütün bunları hayal ederken artık gitme vaktinin geldiğini fark ediyorum…

Faruk Turinay
Bilgi Üniv.
f.turinay@gmail.com

Tagged with:

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

1 Comment

  1. estetik 26 Haziran 2010 at 22:58

    Oraya gitmiştim on numara bi’ yerdir.:)

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *