MEVLANA BİR AŞK SULTANI

Anadolu’nun rahmine düşmüş bir mecnunun, bir Allah sevdalısının peşine düştük Konya yollarında. Aşk halkasına yeni katılmış semazen gibi ayağımız sürçse de, kalemimiz yer yer haddini bilmese de gel çağrısına kulak verdik.

Tarihin en eskisi, kültürün en zevklisinin buluştuğu Konya denildiğinde Mevla’na gelir akla. Konya ovasının düzlüğüne kurulmuş çölde bir sahra gibi şehir. Yeşilliği ile bedenleri dinlendirirken, manevi havası ile ruhları dinlendiriyor.

Konya sokaklarının tarihi havasını ruhumuza aldıkça şehir daha çok büyülüyor bizi. Yolumuzu Mevlana türbesi ve müzesine döndürünce Yeşil Kubbe (Kubbe-i Hadra) deniz feneri gibi görünüyor uzaktan. Ve çağırıyor bizi bir ney sesinin yanık tınısı ile. Türbeye yaklaştıkça Konya Şekeri, Mevlana şekeri diye bilinen şeker dükkanları, hediyelik eşya dükkanları çıkıyor karşımıza. Her şey Mevlasını arayan Mevlana çizgisini taşıyor.

Elinde bulunan Mevlana’nın yedi öğüdünün yazılı olduğu levhayı elinize tutuşturup okul harçlığını çıkarmaya çalışan çocuğun gözlerindeki mana ile levha da yazan yedi öğüt hiç bize uymuyor.
Öğüdün son maddesine takılıyor gözlerimiz.

Ya olduğun gibi görün
Ya göründüğün gibi ol.

 

Türbe yolunda başlıyor kendimizi sorgulamamız. Günahlarımızın ağırlığı omuzlarımızda kapısına geliyor türbenin. Utanıyoruz, sıkılıyoruz eğiyoruz başımızı. Varılır mı bu günah gemisi ile Allah sevdalısının kapısına?

Kapı yüzümüze kapanır, diye içeriye adım atmak istemesek de. Gel diyor Aşk sultanı, umut padişahı “bin kere tövbeni bozsan da gel.” Korkumuzun ezikliğine umutlarımızın kanatlarını takıp giriyoruz huzura. Kapı herkese açık. Hamlar, pişenler ve yananlar burada buluşuyor. Mevla’nın evresenlliğini türbesine gelen insanlardan anlamak mümkün. Dünyanın her yerinden yanmış yürekler, su arayan gönüller onun için uzun yollar kat ederek gelmişler Konya’ya. Renkleri, dilleri, dinleri birbirinden farklı.

Herkes Mevlana da kendi aradığını bulmaya çalışıyor. Kimi Hz. Musa’yı görüyor onda, kimi Hz. İsa’yı buluyor, kimi de kendi düzmece inançlarının yansımalarını arıyor. Biz onda iki cihan serveri Hz Muhammed (sav) yakalamaya çalışıyoruz.

Mevlevi dergahı Mevlana türbesi ve Müzeden oluşuyor bina. Müzede Mevlana ve Mevlevilerden kalma eserler var. Özellikle el yazması eserler dikkat çekici. Avlu etrafında Mevlevi öğrencilerin kaldığı hücrelerde eserler sergileniyor. Türbenin içerisine giriyoruz.

Bir sema törenine dalmış gibi dalıyoruz türbeye. Eller açılmış Mevla’ya, türbede yatanlar için dualar ediliyor. Mevlana’nın türbesi içinde bulunan sanduka sonradan konulmuş kabrin üzerine. Herkes sandukanın altındaki mezarı merak etmesine rağmen hiç kimse kabre girmeye cesaret edememiş.

Türbeyi ziyarete gelen 4. Murat Mevlana’nın kabrini inmek istemiş. Bütün ısrarlarına rağmen görevliler izin vermeyince, türbeyi merak eden padişah kendince bir yol bulmuş. Sandukadan kabre açılan delikten tespihini içeri atmış. Padişahın tespihini almak için 7 yaşında bir çocuk salınmış içeriye. Çocuk kabre girip çıkmış. Çocuğun dili tutulmuş. Çocuğun o günden sonra bir daha konuşmadığı rivayet edilir.

Ölümü sevgiliye kavuşmak için bir sebep, ölüm anını düğün gecesi “Şeb-i Arûs” olarak gören Mevlana’yı padişahlar bile kabrinde aramaya kalkınca yanlışa düşmüşler. Kim bilir belki de aynı yanlışa biz düşüyoruz. Mevlana’yı türbesinde arıyoruz. Oysa Mevlana Mesnevisinde, Divanı Kebir’inde bizi bekliyor.

Eserlerine, söylemlerine, yaşantısına baktığımız zaman Mevlana’yı bu çağın insanları olarak algılamakta zorlandığımız görünüyor. O her şeyi hak ölçüsünde maddeden soyutlayıp mana atmosferinde yaşamış. Her yanımızı maddenin sardığı bir dünyada onu ne kadar anlayacağımızı soruyoruz nefsimize.

Gezegenler dönüyor, dünya dönüyor, semazenler dönüyor ve biz dönüyoruz bir döngünün içinde. Hayatı yumurtanın içindeki alan kadar sanan civciv gibiyiz. Kırabilsek kabuğumuzu çıkabilsek bedenimizden, ruhumuzu arındırsak kendimizden her günümüz, her gecemiz bir düğün günü olacak. Anlayacağız Mevlana’yı bulacağız Mevla’yı…

 

Mevlana Dergahı Hakkında

Bugün müze olarak kullanılan Mevlana Dergahı’nın yeri, Selçuklu Sarayı’nın Gül Bahçesi iken bahçe, Sultan Alaeddin Keykubad tarafından Mevlana’nın babası Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled’e hediye edilmişti. Hz.Mevlana, 17 Aralık 1273 yılında vefat edince Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, Mevlana’nın mezarı üzerine türbe yaptırmak isteyenlerin isteklerini kabul etmiş, “Kubbe-i Hadra” (Yeşil Kubbe) denilen türbe 8 kalın sütun üzerine 130 Bin Selçuki dirhemine Mimar Tebrizli Bedrettin’e yaptırılmıştı.

Mevlevi Dergahı ve Türbe 1926 yılında “Konya Asar-ı Atika Müzesi” adı altında müze olarak hizmete başladı, 1954 yılında ise müzenin teşhir ve tanzimi yeniden gözden geçirilmiş ve müzenin adı “Mevlana Müzesi” olarak değiştirildi.

Türbe kubbesi neden yüksek?

Mevlana’nın Yeşil türbesi Konya’da çok uzaklardan görünmektedir. Bunun sebebi Mevlana’nın vasiyetidir. “Kabrimin üzerine yapacağınız türbenin kubbesi yüksek olsun. Çok uzaklardan görünsün. Çünkü, türbemi görenler doğru bir îtikâd ile beni, Allah-u Teâlâya vesîle ederek duâ ederler. Beni vesîle ederek Allahü teâlâdan rahmet ve mağfiret isterlerse, duâlarının kabûl olması için ben de Rabbimize yalvarırım. Böylece duâlarının netîcesi, Allah-u Teâlânın izniyle hâsıl olur. Rahmet ve mağfirete mazhar olurlar.”

Başlıca Eserleri

Mesnevi, Divan-ı Kebir, Mektubat, Fihi ma Fih, Mecâlis-i Seb’a.

Hayatından Damlalar

Gerçek Zenginlik

Bir kimse, geçim darlığından şikâyette bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ o kimseye; “Eğer sana, âzâlarından birini kesip, yerine bin altın verelim deseler râzı olur musun?” diye sordu. O da; “Hayır, râzı olmam.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri; “Ey kardeşim! Mâdem ki râzı olmazsın, niçin geçim sıkıntısından şikâyette bulunursun? Fakirim diyorsun, bu kadar altından daha kıymetli âzâların var iken, vücûdun sıhhatte ve âfiyette iken, niçin bunları sana bedâvadan ihsân eden Allah-u Teâlâ’ya şükretmiyorsun? Allah-u Teâlâ meâlen; “Nîmetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız onları arttırırım.” (İbrâhim sûresi: 7) buyurdu .

 

Azrail nasıl geldi?

Ölümü sevgiliye kavuşmak olarak değerlendiren Mevlana’nın Azrail’le karşılaşmasını Hüsâmeddîn Çelebi anlatıyor; “Mevlânâ hazretlerinin son günüydü. Fevkalâde yiğit bir delikanlının, hocam Mevlânâ`nın bulunduğu yerde belirdiğini gördüm. Mevlânâ, kalkıp bu delikanlıyı karşılayarak, bana; “Döşeği kaldırın.” buyurdu. Ben hayret ettim. Çünkü hocam hasta idi. O delikanlının yanına varıp; “Siz kimsiniz ki, hocam hasta yatağından kalkarak sizi karşıladı?” diye sordum. O da; “Ben Azrâil`im. Rabbimizin emrini yerine getirmek, Mevlânâ`yı öbür âleme dâvet etmek için geldim.” dedi. Mevlânâ da; “Rabbimiz, beni kendi hazretine dâvet ediyor. Artık gitmek zamânıdır. Yâ Azrâil! Çabuk ol! Beni Rabbime çabuk kavuştur!” deyip Kelime-i şehâdet getirdi. Cemâziyelâhirin beşine rastlayan Pazar günü ikindi vaktinde fânî hayâta gözlerini yumdu.”

Cenaze töreni ve gayri-müslimler

Ölüm vardır ki kimi insan için yokluk kapısı, kimisi için azap penceresi, Mevlana için ise düğün gecesidir. İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür. Hakka davetinde insanlarda fark gözetmediği için ölümünde de insanlar fark gözetmemiş. Her dinden insan kendi inançlarına göre cenazeye katılmıştır.

“Yetmiş iki millet sırrını bizden dinler” diyen Mevlana’nın cenazesine katılan Yahudi ve Hıristiyanlara halk tepki gösterince “Biz; Mûsâ’nın, İsa’nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun açık sözlerinden anladık ve kendi kitabımızda okuduğumuz olgun peygamberliğin tabiat ve hareketlerini onda gördük. Siz Müslümanlar, Mevlânâ’yı nasıl devrinin Muhammed`i (sav) olarak tanıyorsanız; biz onu, zamanın Mûsâ’sı ve İsâ’sı olarak biliyoruz. Siz nasıl onun muhibbi iseniz, biz de bin şu kadar misli daha çok müridiyiz.” Cevabını vermişlerdir.

Bir Rum Keşişi de: “Mevlânâ; ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Hiç ekmekten kaçan bir aç gördünüz mü? “der

Yol Notları

* Mevlana türbesi ziyaret edilince hocalarından Şemş-i Tebrizi ve Sadreddin Konevî nin türbelerini görmeden dönmemeli.

* Mevlana şekeri ve Mevlana’yı anlatan hatıra eşyalarını türbe etrafındaki mağazalarda bulabilirsiniz.

* Her yıl Mevlana’yı anmak için Şeb-i Arûs törenleri düzenleniyor. (10-17 Aralık) Törenlere gitmek isterseniz günler öncesinden otellerde yer ayırtınız.

* 2007 Mevlana yılı olarak ilan edilmiştir.

* Türbedeki Kur’an-ı Kerim’ler, nemden etkilenmemesi ve güveler yemesin diye mum isi ile yazılmıştır.

* Mevlevi Dergahı ve Türbe 1926 yılında “Konya Asar-ı Atika Müzesi” adı altında müze olarak hizmete başladı, 1954 yılında “Mevlana Müzesi” olarak değiştirilmiştir.

NASIL GİDİLİR

Konya’ya Kara ve havayolu ile gitmek mümkündür. Mevlana Müzesi, şehir merkezindedir.

Hayat Hikayesi

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi’nin Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlâna’nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında “Bilginlerin Sultânı” ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled’tir. Mevlana’nın babası siyasi sebeplerle Belh şehrini terk etti. Karaman’a gelerek yerleştiler ve burada 7 yıl kaldılar.

Alâeddin Keykubâd Mevlana’nın babasını Konya’ya davet etti. Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ile yerleşti. Mevlana’nın babası 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etti. Sultânü’I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna’nın çevresinde toplandılar. Mevlâna’yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems’de “mutlak kemâlin varlığını” cemalinde de “İlahi nurları” görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.

Mevlâna Şems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî’nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk’ ın rahmetine kavuştu. Mevlâna’nın cenaze namazını Mevlâna’nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna’nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı .

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir

MEVLANADAN

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusî, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim
Ben Hz.Muhammed’in ayağının tozuyum
Biri benden bundan başkasını naklederse
Ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikayetçiyim…

Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…
Güneş olmak ve altın ışıklar halinde
Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim

Gece esen ve suçsuzların ahına karışan
Yüz rüzgarı olmak isterdim….
Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap…

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz
Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeyiz biz…

Hayatı sen aldıktan sonra ölmek, şeker gibi tatlı şeydir
Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlıdır…

Biz güzeliz, sen de güzelleş, beze kendini
Bizim huyumuzla huylan, bize alış başkalarına değil…

Bir katre olma, kendini deniz haline getir
Madem ki denizi özlüyorsun, katreliği yok et gitsin

Beri gel, beri!
Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik…

HASAN MAHİR

 Geri Dön

 

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

1 Comment

  1. semazen 10 Mayıs 2007 at 22:07

    mevlana
    gel gel
    gel….

    diyor

    daha ne kadar direneceğŸiz

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *