MARDİN: Gecesi Gerdanlık Gündüzü Mezarlık

mardin27İki arabanın yan yana ancak geçebildiği yol bizi Mardin’e götürecek. Hava sıcak mı sıcak. Sıcak ortamlardan söz edildiğinde hep söylenir: “Burnumuzun direği yandı”. Bu sözü hep literatürde kullanılan, söyleyişi güzel bir deyim sanırdım. Meğer gerçekmiş! Evet, adım adım yaklaşıyoruz 5000 yıllık şehre ve burnumuzun direği yanıyor…

Mardin şehir merkezinin iki ana bölgeden oluştuğunu söylemeliyim ilk olarak: Eski Şehir (Asıl Mardin) ve Yeni Şehir. Eski Şehir denilen kısım şehrin tarihi dokusunun tamamının yer aldığı, hükümet konağının, müzelerin, eski postanenin, sarrafların, her türlü bakırcı, gümüşçü, manifaturacının bulunduğu; kentin asıl nabzının attığı yer. Hatta dünyaca meşhur Deyruzaferan Manastırı’na giden yol Eski Şehir’den geçiyor. Yeni Şehir tam anlamıyla modernizmin Mardincesi. Çok katlı apartmanlar birbiriyle yarışırcasına yükseliyor; çokça şantiye gözünüze çarpıyor tozlu sokakları adımlarken.

Karnımız doyduğu halde hâlâ tadına doyamadığımız kebabın ardından Erdoba Konağı’nın taş dantelalı kapısından giriyoruz. İlk işimiz geniş ve havadar terasında, balkon parmaklıklara doğru ilerliyoruz. Sonsuza uzanan hem mavi hem yeşil bir deniz dalgalanıyor karşımızda. Belki çölde görülen bir serap. Sanki Alanya kalesinden Akdeniz’i izliyoruz. Neden sonra ekinleri henüz biçilmemiş toprakların, bakışlara kendini böyle sunduğunu öğreniyoruz. İçeride özel bir salon. Pek çok figür var, fakat en çok, artık unutulan kömür ütüsü dikkatimizi çekiyor. Lezzetini anlatmak için yorulmak istemediğim Türk kahvesinin size yalnızca sözünü etmek, gerçekten üzücü…

Deyruzaferan Manastırı şehirde Süryani kimliğinin en belirgin simgesi. Yarı-bağımsız bir mezhep sayılabilecek kadar özgün unsurlara sahip Süryanilik, Deyruzaferan’da ete kemiğe bürünüyor. Vakfın mülkiyetinde, binayı çevreleyen geniş bir arazi var. Ziyaret ederken manastırın öğrencileriyle karşılaşıyoruz. Bir de kıpkırmızı pelerinli rahip ve metropolitler. Aralarındaki hiyerarşik farkı kıyafetlerinin gösterişinden kolaylıkla anlayabiliyoruz. Ve onlarla fotoğraf çektirmeye çalışan ziyaretçiler…

Bir de ‘abbara’ların sözünü etmeliyim. Nedir bu ‘abbara’? Birbirine paralel sokaklar ve evler arasında bağlantıyı sağlayan, taştan yapılmış, Mardinlilerin nice deyimlerinde, kültür halitalarında yer edinen geçitler. Yürüyüşlerinizde karanlık bir mola mekânı. Güneşin göz kamaştıran tayflarından giriyorsunuz aniden simsiyah bir dehlize. Bıçkın delikanlıların birbirlerini “erkeksen abbaraya gel” şeklinde hesaplaşmaya çağırdıklarına kulak misafiri oldum.

Mardin ahalisi kendi arasında Arapça konuşuyor, konuklarla ise anlaşılır bir Türkçe’yle. “Aslında bu lisana tam Arapça dememek lazım” diye düşünüyordum ki aklıma Ege’de, Karadeniz’de konuşulan Türkçe geldi. Onlar da gerçek birer Türkçe’ydi. O sebeple “Halk kendi arasında Arapça konuşuyor”. Tabii Kahire Arapçasıyla da tamamen aynı demek yanlış olur. Zira Türkçe, Kürtçe, Süryanice kelimeler karışmış zaman içinde, doğal olarak.

Selamlaşmalar, söyleyişler özgün ve ağız yapısına uygun. ‘Aler-r’asi ve’l ayn’ (başım gözüm üstüne), ‘aleynâ’ (hepimize) en çok kullanılan ifadelerden.

İnsanlardan ve dilden söz etmişken gecesi gerdanlıklı kentin dini, kültürel ve sosyal profiline değinmemek büyük ihmal olurdu: Özetle söylemek gerekirse inanç, yaşam tarzı, sosyolojik belirtiler tahmin edilenin ötesinde çeşitlilik arz ediyor. Etnik yapı kozmopolit. Süryani rahiple kilisenin bahçesinde ayaküstü sohbet ederken; aynı köydeki caminin imamının ikram ettiği ‘cevizli üzüm sucuğu’nu rahip dostunuzla beraber -ki artık dost oldunuz- afiyetle tadabiliyorsunuz. Ya da Arap baharat tüccarından alışverişiniz esnasında birkaç kelime olsun Arapça hecelemeye çalışırken, bakışınıza takılan sevimli Kürt çocuğunu yanağından içtenlikle öpüyorsunuz.
Gizli hazine

Zaman geçtikçe farkına varılan gizli bir define Mardin. Belki bizim kayıtsızlığımız. Son birkaç yılda birkaç sempozyum ve panel düzenlendi. Dinlerarası diyalog ve hoşgörü eksenli bir organizasyona Fener Rum Patriği Bartholomeos, Suriye Süryani Kilisesi Patriği Moran Mor İgnataiyos, Türkiye Musevi Hahambaşısı İshak Haleva ile İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı da katılmıştı. Mardin’in bir yanı Pers, bir yanı Arami, diğer yanı Artuklu. Uygarlıkların mirasçısı 5000 yıllık şehir…

Tekrar dönelim gezi serüvenimize. Şehirde her yer yokuş. Bir yerlere ulaşmak için mutlaka tırmanmanız gerekiyor! Sokaklar çok dar olduğu için temizlik ‘belediye tarafından istihdam edilen’ katırlar aracılığıyla yapılıyor. Bir başka deyişle Batı’nın karakaçanı efsunlu şehirde ‘devlet memuru’. Yüzyıllardır yükünü katırların sırtında taşıyan insanların kentinde bu sebeple semercilik de gelişmiş. Tahmin edilebileceği gibi maharetli ellerle var olan meslek, son yıllarda son nefeslerini veriyor.

Bir deyim var ki Mardin için bahse değer: ‘Gecesi gerdanlık, gündüzü mezarlık’. Doğru aslında. Kalenin geceleyin gökyüzüne yansıyan şuh ışıkları kentin göğsünde bir gerdanlığı andırıyor. Gündüz ise Buda ayinlerini çağrıştıran derin bir sessizlik.

Bütün sokaklarda yerde ve gökte güneş bütün hışmıyla sahnede: Dokunduğu yeri yakıyor. Bir bardak suyu içinizdeki yangının itfaiyesi olarak görüyor, ona birkaç saniye önce kavuşmak için var kuvvetinizle çabalıyorsunuz. Bir an evvel (hayat iksiriyle) ferahlamak istiyorsunuz. Kuşkusuz yaz Mardin’inden söz ediyorum. Her ne kadar güneş dokunduğu yerlerde acımasız olsa da gölgeler hissedilir derecede serin. Akdeniz’deki nem burada yok yani. Güneş batış vakti yerini sakin yani rüzgârsız bir havaya bırakıyor. Mardin’in ikliminde değinmeden geçemeyeceğim bir nokta daha var: Esinti gündüz vakti geceden daha fazla! Akşamüstünden itibaren rüzgâr yavaşlıyor ve nihayet tamamen duruyor. Normalde akşam olmasıyla beraber soğuğun kapıyı çalmasını bekliyorsunuz ama nafile…�
 


Sazından-sözünden, havasından-suyundan bahsettik. Ama hiç müziğine uğramadan olur mu? Elbet olmaz. Efsunlu şehrin ‘reyhanî’ isminde öyle enfes bir musikisi var ki; işiten âşık oluyor, tadan bırakamıyor. Zaman ve mekânın ötesinde bir ahenk, eşsiz bir müzikalite…

Mardin’in ikliminin sıcak portresini çizmiştim size. İşte o sıcak havası kadar sıcak ve içten insanları da. İnsanların gözlerindeki içtenlik misafirleri rahatlatıyor. Kendime karşı önyargı hissetmedim hiç. Ama bu güzellikleri Mardin’e özgü saymak haksızlık olur. Ben aynı sıcaklığı Diyarbakır’da, Viranşehir’de ya da Bismil’de de bulacağımı düşünüyorum. İşte hoşuma giden en önemli nüans bu. Belki size biraz rötuşlu geldi, belki benim talihim yaver gitti de hep güzel insanlarla karşılaştım. Fakat ortada asla görmezden gelinemeyecek sevgi esintileri var…

Bilgi Üniversitesi

Tagged with:

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *