Hüdâî Makamı Üsküdar

hudai1Marmara’nın sahiline sedefle işlenmiş bir Osmanlı ruhudur Üsküdar… Her sokağında her taşında, bir eski zaman musikisi duymak ve de hissetmek hala mümkündür. Yer yer tarihi camilerin avlularına serpilmiş çınarların altında kendini bulmak isteyen insanlara şahit olabilirisiniz. Kimilerinin varlık kapısında tükendiği bu dünyada, yokluk kapısında varlığı bulan bir gönül sultanının izine düştük…

İstanbul’un her semti, birbirinden derin çizgilerle ayrılan farklı yaşam tarzlarına, şehir kültürüne, mimari yapıya sahiptir. Üsküdar, yaşayanlarının mütevazılığı, mimari yapısının mistisizmi ve yüreğinde misafir ettiği ya da misafir olduğu Allah dostlarının oluşturduğu manevi atmosferin hissedildiği semtlerin önde gelenlerindedir.

Üsküdar’a giderken başlar manevi yağmur, ıslatır içinden Allah dostlarının geçtiği sokaklarda insanı. Üsküdar’da, özellikle gönül makamlarının yükseğine çıkmış Aziz Mahmud Hüdâî (ks) makamına varanlar, önce ıslanır yağmurdan, sonra yağmur olur gözleri.

Hüdâî İle Yoldaş Olmak

 
 

 

Anlatılan odur ki Üsküdar’ın mana fatihi Hüdâî Hazretleri, sağlığında ve de ölümünden sonra, insanların kendisini gelip ziyaret etmesi için çağrıda bulunmuş ve bir de dua etmiş: “Sağlığımızda bizi, vefatımızdan sonra kabrimizi ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiğinde Fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde boğulmasın, ahir ömürlerinde fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça göçmesin.”

Bu çağrıya uyan yüzlerce insan, her gün onun kapısına varıyor. Bir türlü önümüzden ayrılmayan nefsimizi, biraz olsun frenleyip düştük Hüdâî Hazretlerinin izine. Üsküdar iskelesindeki kalabalıktan bir süre kopup yürüdük çarşıya doğru. Çarşı eskiye nazaran yeni şeyler satsa da kendi derinliğinde, eski zaman çizgilerini hala taşıyor. Çarşıda her türden esnaf bulunsa da Bursa çarşılarında nefisini ayaklar altına almış kadılık kaftanı ile ciğer satanlara rastlamak mümkün değil.

Çarşıda kendinden alıp kendinden satan devrin alış verişlerinden kurtulup, Üsküdar Meydanı’ndan şehrin yüreğine doğru ilerleyen yolun az ilerisinde, yokuşa sürüyoruz ayaklarımızı. Yükseğe olaşmanın yolunun yokuşlardan geçtiği bir an içimizden geçiyor öylesine. Yokuşun en altından bakınca, Hüdâî Camii’nin minaresi, deniz feneri gibi yol gösteriyor, kendi içinde kaybolmuş biz kayıp denizcilere.

Yokuşun sonuna yaklaştıkça yol kenarlarından gül kokusu geliyor, Hüdâî Hazretlerinin anısına yapılmış ürünleri satan dükkanlardan.

Öncesi Hüzün Sonrası Huzur

Külliyenin giriş kapısındaki yazıda, “Bu meş’et Allah yolundakilerin cesetlerinin, ruhlarının toplandığı yerdir. Azizim; buraya edeple gir. Burası Hüdâî’nin pâk türbesidir. Ey gönül; eğer ilâhi zevki tahsil edeyim dersen böyle yap. Hüdâî’nin kapısından giren elbet nasibini alacaktır.”

Hüdâî Hazretlerin “davetlileri” bu kapıdan içeri girerken edeplerini kuşanıp günahlarını bir mendilin arasına sıkıştırıp öyle giriyorlar.

Dedikleri gibi türbeye davetli olanlar ellerinde kendinden istenenlerle geliyorlar. Kimisi şeker, kimisi tatlı, kimisi seccade getiriyor. Hüdâî Hazretlerini ziyarete gelenlerin çoğu, rüyasında Hüdâî Hazretleri tarafından türbeye davet edildiklerini belirtiyor. Davete icabet ederken de gelenlere ikram edilmesi için bir şeyler getirmesi isteniyor rüyasında.

 �

Hukukçulara Öncelik

Görevlilerden biri bu konuda bizimle tecrübelerini paylaşıyor. Türbeyi ziyarete gelenlerle konuştuklarında, bazı günler aynı şehirden gelenlerin çoğunluğu dikkat çekiyor. Bazı günler gurbetçiler çoğunlukta oluyor. Özelikle de hukukçu olan Hüdâî Hazretleri, hukukçulara özel ilgi gösteriyor. Onları rüyalarında özel olarak çağırıyor.

Bir gün türbeye bir genç delikanlı geliyor. Bitmişliği, tükenmişliği, umutsuzluğu yüzünden okunuyor. Genç, türbeye girip davete icabet edip çıkarken, içindeki huzur dışına yansıyor. Bu durum görevlinin dikkatini çekiyor. Halini sorunca, kendisinin hukuk fakültesinde okuduğunu, büyük sorunlar yaşadığı bir gece, rüyasında Aziz Mahmut Hüdâî Hazretlerinin kendisini ziyaret etmesini söylediğini, bu sebeple de Niğde’den kalkıp geldiğini söylüyor. Hüzünle gelip huzurla ayrıldığını da sözlerinin sonuna ekliyor.

Kapısında Edeple

Sizi türbenin kapısında çok beklettim biliyorum. Ama ev sahibinin hoşnutluğu için önce edebi bilmekte fayda var derim.

Kapıdan içeri adımımızı atıp çıktık merdiven basamaklardan ağır ağır. Merdiven boşluklarının yanında, önlerine konulan sütü içip uykuya dalmış kediler, Hüdâî kapısının keyfini sürüyor.

Merdivenlerin solunda türbe, üst yanında camii, sağ tarafta da külliye ve abdest hane bulunuyor.

Önce külliye vakıf haline gelmiş. Vakfın kapısını her çalana yardım edilmeye çalışılıyor. Herkes istediği yardımları bu vakıftan alabiliyor. Ekmek isteyene ekmek, çorba isteyene çorba, hasta olana ilaç, yaşlı olana yatak ve… ve ruhu yaralı olana merhem sunulmaya çalışılıyor. Bu Hüdâî Hazretlerinin vasiyetinin en güzel sonuçlarından biri.

Şadırvanda abdest alanlar camiye varıp namaz kılıyor. Camii ve külliyede ahşap Osmanlı mimarisinin izlerini görmek mümkün. İkindi namazının huzuru ile camiden çıkıp türbeye giriyoruz.


  

…ve Huzurdayız

Giriş kapısının hemen karşısında, Hüdâî Hazretleri tarafından öğrencileri için açılmış su kuyusu var. Şimdilerde musluk takılarak çeşme yapılmış. Halk arasında bu su, zemzeme benzetilir. Gelenlerin bazıları şifa niyetine bu sudan içer.

İç mekana geçtiğimizde, türbelerin bulunduğu alandan önce, bir ara mekan daha var. Burada Hüdâî Hazretlerinin kullanmış olduğu eşyalardan bazıları var. En dikkat çekici olanı, demirden yapılmış ince ve naif kuyu çıkrığı, selamlıyor bizi. Burada Hüdâî davetlilerinin getirdikleri, yiyecek, eşya vb. misafirlere ikram ediliyor.

Türbenin bulunduğu makama giriyoruz. Derin bir sessizlik. Sadece dudaklar kıpırdıyor. Hüdâî Hazretlerinin huzurunda yapılan dualar, İstanbul’un ötesine kadar ulaşıyor. Suskunluğumuz biraz edep, biraz da dünyalıkları kapıda bırakamamamızdan kaynaklanıyor.
Güneş, istemeye istemeye Marmara’nın derinliğine dalıp yerini karanlığa bırakmaya hazırlanırken, ayrılıyoruz edeple makamdan.
BAZI KERAMETLERİ

Padişahlar Eline Su Döker

Rivayete göre Aziz Mahmud Hüdâî Hazretleri bir gün, Sultan Ahmet Han’la sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tazelemek istedi. İbrik ve leğen getirdiler. Padişah hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü. Sultan Ahmet Han’ın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı.

Valide Sultan kalbinden; “Aziz Mahmud Hüdâî’nin bir kerametini görseydim” diye geçirmişti. Bunun üzerine Mahmud Hüdâî, Valide Sultan’ın gönlünden geçenleri anlayarak; “Hayret! Bazıları bizim kerametimizi görmek isterler, padişahın elimize su döküp, muhterem validelerinin havlu hazırlamasından daha büyük keramet mi olur?” buyurdu.

Meşhur Hüdâî Yolu

Sultanahmet Camii’nin açılacağı gün, cuma hutbesini okuma şerefi Aziz Mahmut Hüdâî Hazretlerine verilir. Ancak o gün deniz kabına sığmaz, rüzgar kamçı kamçı dolanır. Dalgalar kubbe kubbe gelir, sahili döverler. Sular zeminde patlarlar gülle gibi. Ama Hüdâî Hazretleri fırtınaya aldırmaz, Sarayburnu’na doğru açılırlar. Teknenin geçtiği yerde derya sütliman olur. Talebeleri ardı sıra ilerler, adeta tünelden geçerler.

İşte bu, ehline aşikar yol, zaman zaman sandalcılar tarafından kullanılır. Hoş, Üsküdarlı kayıkçıların tamamı ona intisaplıdır. Netameli havalarda “Ya Rabbi şeyhimin hatırına” der, sığınırlar Hüdâî Yolu’na. Söz konusu geçit daima sakin, daima emindir.

HAYATININ DÖNÜM NOKTASI

Hüdâî Hazretlerine yokluk kapısından varlığa giden yolun kapısını açan olay, Bursa’da kadı iken baktığı bir davadır. Bir kadın gelerek kocasının ” Hacca gitmezse seni boşarım” dediğini. Ancak Hacca gitmesine zaman ve imkan ve olmadığı halde hacca gittiğini söylediği anlatır ve kocasından şikayetçi olduğunu belirtir.

Hüdâî Hazretleri şikayet edilen kocayı mahkemeye çağırır. Olayı anlatmasını ister. Adam istemeye istemeye olayı anlatır.

Yıllarca içinin Hac ile yandığını ama fakirlikten gedemediğini söyler. Hacca birkaç gün kala, Üftâde Hazretlerine gittiğini, onun da kendisini Eskici Mehmet Dede’ye gönderdiğini söyler. Mehmet Dede’nin kerameti ile arife günü hacca gittiklerini, bütün görevlerini yaptıktan sonrada döndüklerini anlatır.

Ancak anlatılanlar ikna edici değildir. Kadı delil ister. Bursalı hacılarla görüştüğünü onlara emanet verdiğini belirtir. Mahkeme Bursalı Hacılar gelene kadar ileri tarihe ertelenir. Beş altı ay sonra, Bursalı hacılar döndüğünde mahkeme yeniden kurulur. Adamın anlattıkları doğrudur. Adam hacca gitmiştir. Mahkeme adamı haklı bularak davayı kapatır. Yalnız asıl dava şimdi Hüdâî Hazretleri için başlar.

Hacca giden adamın peşine düşer. Kendisini Hacca götüren adamı sorar. “Eskici Mehmet Dede” cevabını alınca, doğru yanına gider. Eskici Mehmet Dede onu yokluk kapısı Üftâde Hazretlerinin yanına gönderir.

Üzerinde kadılık kalfanı atı ile mağrur şekilde Üftâde Hazretlerinin makamına çıkar. Üftâde Hazretleri bahçede çalışmaktadır. Gurur ve kibirle; “Ben Bursa kadısıyım. Üftâde ile görüşmek istiyorum” der. Bahçede çalışan Üftâde Hazretleri: “Ne yapacaksın onu” diye sorar. Hüdâî hazretleri; “Onunla görüşmek istiyorum” der.

Bunun üzerine Üftâde Hazretleri; “Üftâde benim, lakin yazıklar olsun ey Kadı Efendi! Herhalde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ve biz bu kapının kuluyuz. Halbuki sen varlık sahibisin. Bu halde ikimizin bir araya gelmesi mümkün mü? Senin ilmin, malın, mülkün, şanın ve mamur bir dünyan var. Bizim gibi kulların Allah’tan başka kimsesi yoktur” der.

Büyük umutla geldiği kapı bir anda üzerine kapanmıştır. Koca kadı yıkılmıştır. Deyim yerinde ise “ocağına düştüm” der. Üftâde Hazretleri: “Bize talebe olacaksan kadılıktan istifa edip, üzerindeki kadılık elbisesi ile Bursa sokaklarında ciğer satacaksın” der.
Malı, mülkü, makamı elinin tersi ile iter. Bursa sokaklarında ” Ciğercii!..” diye bağırdıkça, ciğerleri yanar. Yandıkça pişer, piştikçe yanar, yandıkça pişer…

 �

TÜRBEDE KİMLER VAR

Türbede Aziz Mahmud Hüdâî Hazretlerinin yanı sıra, oğulları Evliya Mehmet Muhtar Efendi (1595), Mustafa Ebrar Efendi (1595), Ali Murtaza Efendi (1601), Abdülvahid Efendi (1611), Ahmet Sıddık Efendi (1624), kızları Ayşe Hanım (1600), Fatma Zehra Hanım (1624), Zeynep Hanım (1642) ve torunu Fatma Zehra Hanım (1642) olmak üzere on bir sanduka bulunmaktadır.

ESERLERİ

1) Nefais-ül Mecalis, 2) Tecelliyat, 3) Divan-ı İlahiyyat, 4) Vakıat, 5) Tezakir-i Hüdâî, 6) Ahval-ün Nebiyyil Muhtar Aleyhi Salevatullah-il Melik-il Cebbar, 7) Haşiye-i Kuhistani fi Şerh-i Fıkh-ı Gidani, 8) Tarikat-ı Muhammediyye, 9) Mensur Mevlid-i Nebi.

NASIL GİDİLİR?

İstanbul ili Üsküdar ilçesi Gülfem Hatun Mahallesi, Mektep Sokak, Aziz Mahmut Hüdâî Camisi’nin avlusunda bulunan bu türbeye, araç yada vapurla gidilebilir. Üsküdar iskelesinden Üsküdar meydanına, oradan da semt merkezine giden yol takip edilir. Bankaların bulunduğu yerden sağa dönen Tepsi Fırını sokak takip edilerek ziyaret edilebilir.
KİMDİR?

Osmanlı devri İstanbul velîlerinin büyüklerindendir. Asıl adı Mahmûd’dur. “Hüdâî” ismi ve “Azîz” sıfatı kendisine sonradan verilmiştir. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin neslinden olup, Seyyid’dir.

Aziz Mahmud Hüdâî (ks), Celveti Tarikatı’nın piridir. Şereflikoçhisar’da 1541 yılında doğmuş, çocukluğu orada geçmiş ve ilköğreniminden sonra İstanbul’a gelerek Ayasofya Medresesi’nde öğrenim görmüştür.

Bu arada Halveti şeyhlerinden Muslihüddin Efendi’den tasavvuf dersleri almıştır. Nazırzade Muslihuddin Efendi Edirne’de Sultan Selim Medresesine atanınca Hüdâî Efendiyi de beraberinde götürmüştür. Ardından hocasıyla birlikte Şam ve Mısır’a gitmiştir. Orada Halvetiye Şeyhi Kerimüddin Efendi’den Usul-i Esma dersi görerek tasavvuf yolunda ilerlemiştir.

Bundan sonra hocasının Bursa kadılığına tayin edilmesi üzerine O da Bursa’ya gelmiş, Ferhadiye Medresesi’nde müderrislik yapmıştır. Nazırzade Ramazan Efendi’nin 1576’da ölümü üzerine de onun yerine Bursa Kadısı olmuştur.

Üftâde Hazretleri ile tanışır onun kadılığı bırakıp ona talebe olur. Üftâde Efendi Hazretlerinin en iyi öğrencilerinden olur. Bir süre sonra da Üftâde Hazretleri, onun kemale erdiğini görür ve İstanbul’a gönderir.
İstanbul’da Sultan I. Ahmet (1603-1617) zamanında Üsküdar’da kurduğu dergâhında öğrenciler yetiştirir. Küçük Ayasofya ve Fatih Camilerinde tefsir, hadis ve fıkıh dersleri vermiştir. Otuza yakın Arapça ve Türkçe kitabı bulunmaktadır. Bugün bu yazma kitaplar, Üsküdar Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Aziz Mahmud Hüdâî Efendi İstanbul’da 1628 yılında ölmüştür.

YOL NOTLARI

•O, bir asra yakın ömür sürmüş ve sekiz pâdişâh devrini görmüştür.

• Her Pazar sabahı Hüdâî vakfında şifa niyetine çorba dağıtılır, içebilirsiniz.

• Avrupa yakasından vapurla gelerek Üsküdar’ı uzaktan seyretmek güzel olur.

• Bilen bir kayıkçıyı bulursanız, sizi denizde Hüdâî Yolu’ndan götürür.

• Hüdâî Hazretlerini ziyaretten önce yada sonra, sahilde bulunan eski konaklardan birinde çayınızı içerken boğazı seyredebilirisiniz.

• Hemen yakındaki Çamlıca Tepesi’ni de görmeniz mümkün.

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *