Gönül “Dara” Düştü

Gönül “Dara” Düştü

Gönül gitmek isterse gidilecek yol bitmez. Göz görmek isterse görülecek yer bitmez. İnsan çekilirse içindeki mağaraya her yanı karanlık bilir. Her yer ona mağara görünür. İçindeki aydınlığa yürümenin yolu yollara düşmektir.

Bir gizem kentin eteklerine kurulmuş bir meçhul köyün yoluna düştük. Taştan yapılmış bir kartal yuvasını andıran Mardin’den ovaya inen  Nusaybin yoluna düştük. Ova büyük bir salon gibi, tarlalarda yeşil, sarı, kahverengi… halılar gibi salonu örtmüş.

Kuş bakışı yukardan baktığımız ova Mezopotamya’nın küçük bir kesiti. Gideceğimiz yer bu ovanın kenarına ilişmiş küçük bir köy olan DARA.  Mardin’e uzaklığı 30 km kadar. Nusaybin yolundan DARA (Oğuz  köyü) yoluna döndük.

Taşlı dağ eteklerin de otlayan koyun sürüleri ve çobanlarının rüzgardan ve güneşten esmerleşmiş yüzlerine, çatlayan ellerine selam verdik. Köyler yan yana dizilmiş hepsi tarlaları bekleyen onlardan ekmek yiyen insanların toplandığı merkez olmuş. Gideceğimiz yer olan DARA da bir köy.

Başka köylerden bir farkı olmalı düşüncesi ile ilerledik. Tahminlerimiz doğru idi. Dara daha girişinde taş ocakları, taştan mağaraları ile farklılığını gösterdi. Aradığımızı bulmuş olmanın sevincini yaşadık. Sıra bulduğumuz almaya gelmişti.

Köy evlerinin bulunduğu yer dışarıdan diğer köylere çok benziyordu. Derme çatma taştan evler gelişi güzel dizilmişlerdi tarihin üzerine. Köy tabiri yerinde ise “tarih kondu” idi. İdi. Her evin duvarında kaleden sökülmüş bir sur taşı. Sanıcından koparılmış tuğla, kale burçlarından yapılmış eşikler görmek mümkün. Bir nevi tarih parçalanmış ve tarih kondulara dönüştürülmüş.

Köy evlerinin duvarları tarihten çalınmakla kalmamış, köy bir tarihi hazinenin üzerine bina edilmiş. Bir lise öğrencisi Halil bize rehberlik yapmak için önümüze düştü. Tarihi görmeye köylülerin zindan, araştırmacıların Saray, Sığınak yada Sarnıç olabileceğini söyledikleri yerden başlamak istedik.

Sıradan bir köy evinin önün de durduk.etrafımıza baktığımızda bize anlatılanlara benzer bir yer görme şansımız yoktu. Evin önünde kilise kalıntılarında arta kalmış bir vaftiz yerinden başka yer görülmüyordu.

Sıradan bir evin altına ahır kapısı gibi bir kapıdan girdik. Bir ahıra giriyormuş gibiydik. Ancak dar koridorlardan geçip taşlardan yapılmış uzunca bir merdivenle karşılaştık. Merdiven basamaklarından yerin altına doğru adım attıkça bir sır perdesinin önünde gibiydik. Dolambaçlı merdivenlerden içeri girdiğimizde yaklaşık yerin altına otuz metre inmiştik. Kalın sütunlarla desteklenmiş kesme taslardan yapılmış otuz metre yükseklikte bir yer altı sığınağına inmiştik. Öyle ki binanın içinde hala toprak yığılı idi. Zemine tam olarak ulaşılmamıştı.

Binanın tavanında tam orta yerinde bir güneş saati var. Şimdilerde üzerine ev yapıldığı için fonksiyonunu kaybetmiş. Bu bina ne amaçla kullanıldığı tam bilinemese de, yapı şekline bakıldığında bir zindandan çok askeri bir karargaha benziyor.

Bu yer altındaki yapı gibi diğer evlerin altında da buna benzer yapılar var. Bunlardan iki tanesi hemen hemen bu büyüklükte.  Ancak onlar kazılmamış. Çok sayıda binanın altında da bu binaya benzer daha küçük olarak yapılmış yer altı sığınakları var. Buraların çoğu bugün ahır olarak hayvanların bağlandığı yerler olmuş.

Buna benzer şimdi başlı başına bir köy olan Ambar Köyün’de de yer altı depoları var. Köylüler yakın zamana kadar buraları depo olarak kullanmışlar.

Bu yerin altındaki gizemli binadan ayrılıp Suların depolandığı sarnıçlara gidiyoruz. Sanıçların büyüklüğü burada yaşayan medeniyetin büyüklüğünü de gösteriyor. Dara İran hükümdarı Dara Yuvanişin tarafından M S 491-518 li yıllarda bir askeri karargah kenti olarak kurulmuş. Sarnıçlar büyük tasarlanarak  askerin su ihtiyacını uzun savaşlarda karşılaması düşünülmüş. Sarnıçlara su dağlardan kanalar yolu ile gelmiş. Kanal boyunca suyu korumak için gözetleme kuleleri yapımlı. Sarnıçların düz taşları sökülerek evlerin tabanlarında yapı taşı olarak kullanılmış.

Sanıcın hemen yanında mağaralar var. Bu mağaralardan bir tanesine köylülerden Ahmet Aslan bir kahvehane yapmış. Mağara kahvehane hem köylülerin eğlence yeri hem de köye gelen turistlerin dinlenti yeri haline gelmiş.

Ahmet Usta kahvehanesinin bulunduğu mağaranın şehrin imar binası olabileceğini belirtiyor. Kahvehane duvarında da Sarnıçların planını duvara kazınmış.

Bugün çok küçük kalıntıları görülse de şehrin her yanının surlarla çevrili olduğu bu surların etrafında yetmiş iki burcun olduğu yapılan çalışmalarda anlaşılmış. Ancak ne surlardan nede kaleden, taş yığınlarından başka bir iz kalmamış.

Köyün tekrar girişine yani mağaraların ve kaya mezarlarının bulunduğu yere dönüyoruz. Burada iki katlı kaya mezarları var. Kayaların altına uyulmuş, bir hastane yada bir  ibadethane olabileceği düşünülen bir mekan var. Burasının kapısında kanatlanmış uçan melek ona doğru uzanmış yardım bekleyen eller ve kuru kafa figürleri var. El figürleri yardımı, Melek figürü iyiliği, kuru kafa figürleri ise ölümü hatırlatıyor.

Mağaraların içleri su ve çamurla dolu. Etrafında hayvanlar otluyor. Mağaralar kışları hayvan ağılı olarak kullanılmış. Mağara duvarlarından haç sembolleri var. Mezarlıkta hz. Süleyman’ın sembolü olan altı köşeli yıldız var. Bunlarda gösteriyor ki Dara Hıristiyanların, Yahudilerin ve Müslümanların tarih boyunca yaşadığı bir şehirmiş.

Gönül Dara düşmedikçe bu gizemli şehri anlaması oldukça zor. Bir tarihi hazinenin üzerine yapılmış, köy kondunun altında gün yüzüne çıkmayı bekleyen bir gizemli şehir, bir efsane tarih bizi bekliyor

hasanmahir@hotmail.com

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *