Giresun: Etekten Savrulan Boynuz

Giresun: Etekten Savrulan Boynuz

Samsun’dan itibaren Doğu Karadeniz yolu sahille bitişiyor. Maviden çok boz bulanık görünen deniz eğilip kıvrılıyor, yaklaşıyor uzaklaşıyor. Giresun’a yaklaşırken sağ yanımda bakımsız beldeler, ıslanmış köyler, yıkanmamış çatılar birbirinin peşi sıra diziliyor. O kadar çok tünel var ki, birinden çıkıp diğerine giriyoruz durmadan.
Ülkenin en uzun kara yolu tüneli olan Hapan tünelinden geçerken, bir an karanlığın hiç bitmeyeceğini sanıyorum. Eskiden bir saat on beş dakika süren yolculuk şimdi yalnız on beş dakika. Sonunda Fatsa, Perşembe, Ordu, Gülyalı arkada kalıyor ve Giresun sınırlarına giriyoruz. Yolda en bayındır görünen bölge şimdiye dek Fatsa sanki. İnsanın içine ferahlık katacak geniş ve upuzun sahil şeridi, yürüyüş parkurları, dinlenme ve eğlence mekânları, çocuk parkları beni böyle düşündürüyor. Giresun’un ilk ilçesi Piraziz’den sonra Bulancak’ı da geride bırakarak Giresun’a ulaşıyorum.

Fındık gibi bir şehir Giresun; ufacık tefecik, sevimli, içindekileri birden sergilemeyen, saklanmış.

Dağlar sahile pek yakın. Birkaç bin metreden sonra koynunda yaylaları gizleyen yüksek sıradağlar başlıyor. Yükselti düz değil, kimi zaman alçalıp kır köylerine beşiklik yapıyor. Bazen de rutubetli elleriyle bulutlara dokunuyor. Giresun, bundan yüz sene sonra da hep böyle, minicik, cana yakın, şipşirin kalacak. Eminim. Niye mi dersiniz? Çünkü kentin çevresinde büyüyüp genişleyebileceği boş alanı yok. Evler tükenir tükenmez tepeler başlıyor, arada boşluk yok. Bunu olumlu bir özellik olarak değerlendiriyorum. Seneler sonra kente gidip eski yüzünü aynı mimiklerle, aynı duygularla görmek hoş bir duygu olsa gerek.

Hava sürgit kapalı. Her renkten bulutlarla tıka basa doldurulmuş dev pamuk balyalarını andırıyor. Bulanık ama hareketli, koşuşturmaca içinde bir o yana bir bu yana gezip yürüyor hava kümeleri. Yılın üç yüz otuz günü hava kapalıymış. E, toplam zaten üç yüz altmış beş gün var! Giresunlular zaten güneşin açmasından hoşlanmıyorlar. Hava zaten nemli, güneş çıktığında nem dayanılmaz bir hal alıyor onlara göre. Ben de aynı görüşteyim.

Musluktan akan sular içilebiliyor. Hazır su kullanmaya lüzum yok. Epey serin, yükseklerin karlı zirvelerinden geliyor. Ne tarafa bakılsa, çay, akarsu, gölayağı; üzerlerinde büyüklü küçüklü köprüler… Başka bölgelerde gezinirken akarsular hemen dikkat çekici birer devinim olarak gezginlerin karşısına çıkıverir. Giresun’da başını ne yöne çevirsen gözler başka bir akıntıya ilişiyor. Durum böyle olunca çaylar, ırmaklar eski çarpıcı özelliklerini yitiriyor.

Giresun’un eski adı Yunanca “Κερασούντα”dan evrilerek “Choerades” olan ‘Kerasus’muş. Giresun isminin de oradan geldiği dile getiriliyor. Bu sözcük Yunancada ‘boynuz’ anlamına geliyor. Giresun boynuza benziyor mu? Emin olduğumu söyleyemeyeceğim. Boynuzdan çok ışıltısız, pırlantasız ama yine de çok değerli bir midye kabuğunu andırıyor. Karadeniz’in orta yerinde savrulan bir etekten kopmuş da şimdi bulunduğu yere düşmüş gibi. Romalı komutanlardan birinin havalide rastladığı yabani kiraz ağaçlarını ta İtalya’ya götürdüğü, bundan başka Romalıların Doğu Karadeniz’in ormanlık alanlardaki kabileleri itaat altına almak için ormanları keserek yollar açıp yol boylarına muhafız kulübeleri diktikleri kulaktan kulağa anlatılıyor. İki bin yıl önce de Giresun’da yaşayan insanlar, uygarlıklar hep olagelmiş. Kaşkalar, Persler, Makedonya krallığı, Pontus devleti antik dönemde bölgede egemen olan güçler. Roma döneminde işlek bir ticaret merkezi olan Giresun’da para bile basılmış. Osmanlı İmparatorluğu’nda Lazistan eyaletine bağlanmış, adı hâlâ Kerasunt arşiv kayıtlarında. Cumhuriyet’e geçişle birlikte şimdiki yapısına kavuşmuş; üzücü mübadeleler, değişen çehre…

Denizin görüntüsü havanın keyfine bağlı. Hava açıksa mavi, kapalıysa kurşuni… Karadeniz hayli dalgalı. Sular birleşip birleşip kıyıya yükleniyor. Ara sıra kentin içlerine varacak kadar iştahlı dalgalarla Giresun’u selamlıyor. Giresun Belediyesi o yüzden kıyı boyunca kocaman taşlar döktürmüş düzgünce. Dalgakıranlar denizin kucağına doğru uzanıyor. Dalgakıranların üzerine yürüyüş kulvarları yapılmış. İsteyenler yürüyor, çiftler, tekler ya da grup halinde. Ben çiftlerdendim. Balıkçılar garip oltalarını suya sarkıtmış, balıkları yolunu gözlüyorlar. Garip diyorum ya; ne oltanın sapı belli, ne de misinası. Fötr şapkasıyla, düzgün giysisiyle yaşı geçkince bir balıkçı, kayalar kaygan olmasına rağmen yakaladığı balıkları yanında getirdiği poşete dolduruyor. Kaymaktan korkmuyor.

Kısa aralıklarla durmadan yağmur yağdığı için yağmur pek ilginç bir durum değil. Yağmurdan kaçmak mümkün değil, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak da. Kar çok seyrek yağarmış. O da daha yağarken eriyen cinsten… Giresun’a ilk gelenler ıslanmamak için etekleri tutuşarak önlemler almaya çalışıyor. Kâh şemsiye tutuyor, kâh yağmurun durmasını bekliyor. Sonra anlıyor ki, yağmurdan kaçılmaz. Yağmur tarafından her zaman enselenmek mümkün. O halde ıslanmamak için çaba harcamanın gereği yok. Güzelce ıslanacaksın, yağmur suyunda yıkanmanın, elbisenin renginin kısa sürede koyulaşmasının tadını çıkaracaksın. Evine, oteline, ocağına döndüğünde de hiç üşenmeden üzerindekileri çıkarıp yeni elbiseler giyeceksin. En rahatı böyle.

Minibüs şoförleri çok anlayışlıymış. Yağmur kesilmediğinde yolcuları ta evlerine kadar bırakıyormuş her seferinde. Ne anlayış! Ellerinde poşetler, eşyalar olan yolcuları, ara sokaklara dalan minibüsçüler istedikleri yerde bırakıyor. Herkes anlayış gösteriyor, ne hoş. Taksi ücretleri de hep aynı. ‘Uzak’ yer olmadığı için nereye gidersen git en fazla 10 lira.

Giresun’da şaka yapmaya gerek yok. Her şey olabildiğince komik zaten! Ayakkabı mağazalarından biri kapıya ilan yapıştırmış: “bir alana bir bedava”. İçeri girip sorduğumda diyor ki, “bir alana bir bedava, ayakkabının tekini alırsan diğer teki bedava demek.” Yine satılık ev ilanlarına bakıyorum. Bir evin camında SATILIK yazıyor. Biraz yürüyorum, hemen yanındaki evde aynı büyüklükte BU DA yazıyor… Espri yapmaya ne gerek var ki… Bütün anlatılan fıkralar gerçek. Eksiği var fazlası yok. Temeller, Dursunlar, Fadimeler, hepsi sokakta…

Gazi caddesi, önceden kolayca kestirilebileceği gibi Giresun’un biricik zorunluluk caddesi. Kentin nabzı burada atıyor. Bankalar, lokantalar, moteller, arasında Fen-Edebiyat fakültesinin de bulunduğu okullar hepsi yol üzerinde. Cadde, alçalarak sahile uzanıyor ve sonunda kentin herkesçe bilinen meydanı olan Atapark meydanına varıyor. Pek geniş sayılmaz, Giresun gibi minyon tipli, sevimli. Küçük fındık fideleri gibi kenarlarından daracık sokaklara filizleniyor.

Fındık Giresun’la tepeden tırnağa özdeşleşmiş. Günlük hayattaki işler fındığın toplanacağı zamana göre belirleniyor: ‘düğünü fındıktan önce yapalım’, ‘açılışı fındıktan sonra yaparız’. Hasat zamanı olan Ağustos’ta kentin içinde in cin top oynarmış. Kadını erkeği, genci ihtiyarı meyilli yamaçlarda fındığın kabuklu kundaklı ilk hali olan ‘çotanak’ toplamaya çıkarmış. Dalların tepesinde hareketli türküler söyleyen köylüler, ‘kolbastı’ oynayan delişmen genç kızlar, cıva gibi delikanlılar, bir arada yenen yemekler, topraktan fışkıran yaşama sevinci Giresun’a fındığın sunduğu doyumsuz güzelliklerden. Hâkim ve alternatifsiz şekilde fındık yetiştiriliyor her sene.

Samsun-Ordu tarafından gelen sahil yolu, kenti sağında bırakarak Trabzon’a doğru devam ediyor. Giresun’un trafik düzeni de bir tuhaf. İrili ufaklı hemen tüm yollar tek yön. O nedenle dışarıdan aracıyla gelen birisi ne yapacağını, nereye sapacağını şaşırıyor. İkincisi, sahil yolu, kişisel gelişim testlerindeki kaç tane ayağı olduğu anlaşılmayan filler gibi kaç tane şeridi var belli değil. Deniz yönünden bakıldığında üç şerit görünüyor, şehir tarafına geçince iki. Yine, normal koşullarda cadde ne kadar geniş olursa olsun, çok şeritli olarak düzenlense de sağdan gidiş ve soldan geliş biçiminde ikili yol sistemi vardır. Giresun’un kıyı yolunda gidiş var, geliş var, gelişin yanında bir gidiş şeridi daha var. Kentteki doğal mizah derken bunu söylüyorum işte. Gidiş tarafının sağında bazı noktalarda da geliş yolu var. Trafik ışıklarından geçerken dikkatli olmak gerekiyor. Alışıldık yol düzeni olmadığından hangi şeritteki araç ne yöne dönecek belli değil. Olsun; Giresun şirin, muzip çocuklar gibi çok tatlı.

Giresun’da hamsi çok tüketilen yiyeceklerden. Her gün erkenden denize açılan balıkçılar avladıklarını akşama dek satmaya çalışıyor. Satılamayıp kalanlar, geldikleri yere, denize geri dökülüyor. İkinci güne kalan hamsiyi kimse almıyormuş. Giresunlular hamsinin balık olduğunu kabul etmiyorlar. Hamsi balık değil hamsiymiş. Balık demek, hamsiye hakaretmiş. Balıkçıya gittim. Balık almak istediğimi söyledim. Yüzünü çevirdi, kaşını çatarak baktı, dedi ki: “Hamsi mi paluk mu?”. Gülümsedim, “hamsi” dedim.

Onca ülkenin kıyılandığı Karadeniz’de sadece iki ada var ve bunlardan biri Giresun Adası! Kalenin tam karşısında, sahilden bir mil açıklarda, “The Merchant of Venice” filmindeki güzel Portia’nın adası gibi kolayca elde edilemeyecek boyutta yalnız, tenha ve erişilmez… Shakespeare’in aynı adlı oyunundan uyarlanan filmde güzel Portia’nın dünyanın dört bir köşesinden gelen âşıkları onun eşiğine yüz sürüp sandık sınavından geçmek için o tenha adanın yolunu tutuyorlar. Giresun adası da öyle, yılın sadece belli aylarında sefer düzenleniyormuş. Ben bütün bunları düşünürken adaya ilişkin efsaneler fısıldanıyor kulağıma. Göçmen kuşlar adanın üzerinde uçuşuyor. Mitolojinin kalburüstü motiflerinden biri olması gayet doğal. Çılgın dalgalarıyla ünlenmiş koca bir denizin güney kıyılarında şirin ve yaşanası bir şehrin tam karşısına kurulmuş bir adada kimler yaşamak istemez ki? Tanrılar, kahramanlar, perilerin yaşadığı dünyayı severek anlatacak ozanlar böylesine ilgi çekici ve özgün efsaneler cennetini nasıl görmezden gelsin? Giresun adası, Karadeniz boyunca karşılaşılabilecek belki en değerli ilham perisi…
Giresun adasının mitolojide “Aretias” deniyor. İşte Adayla ilgili efsanelerden biri:

Kıtlıktan kurtulmak için çocuklarını kurban etmesi gereken krallar uçan postlar üzerinde yolculuğa çıkar.  Çocuklardan biri Çanakkale Boğazı’nda fırtınaya tutularak ölür, diğeri yoluna devam eder. Büyücüler onu Çanakkale Boğazı ile Kafkasya arasında bir yere saklar. Herakles döneminde aralarında Güç Tanrısı Herkül’ün de bulunduğu bir grup yiğit, altın postu ele geçirmek amacıyla Karadeniz’in boz bulanık sularına yelken açar. İnanılmaz serüvenler yaşadıktan sonra Giresun adasına gelirler. Altın postun burada saklı olduğuna inanıyorlardır. Ancak adada onları ejderha yapılı, devasa kanatlı kuşlar karşılar. Herkül’ün daha önce Stymphales Gölü çevresinden kovduğu kuşlar buraya yerleşmişlerdir. Kuşlar tüylerini ok gibi fırlatarak saldırıya geçerler. Argonautlar kalkanlarıyla kendilerini korumaya çalışsalar da bir arkadaşlarını yitirmekten kurtulamazlar. Sonunda kuşları öldürür ve altın postu aramaya koyulurlar. Bulamayınca da adayı lanetleyerek ayrılırlar. Buna benzer epopeler parşömenlerin tozlanmış sayfaları arasında meraklılarını bekliyor.

Mitolojideki bu sürükleyici öykünün peşini süren araştırmacılar hep olagelmiş. 1984 yılında kaptan Tim Severin bunlardan biri. Severin yönetimindeki araştırma ekibi bu efsanevi yolculuğu tekrar canlandırmak için Argo gemisinin aynısını hiç çivi kullanılmaksızın yaptırdı. Ve binlerce yıl önceki efsaneyi gerçekleştirmek için Ege denizinden Giresun Adasına kadar sadece kürek çekerek geldiler. National Geographic dergisinin de temsil edildiği bu seyahati BBC Televizyonu belgeselleştirdi. Böylece adanın ünü evrenselleşti.

Şimdi, adanın büyüleyiciliğini arkada bırakıp okuyucuyu bütünüyle farklı tatta bir iklime götürmek istiyorum:

Duroğlu, merkeze 15–20 dakika uzaklıkta bir belde. Manzarasıyla, alabalığıyla adını duyurmuş. Dar yolunda ilerlerken minibüs bir fırının önünde durdu yolcu almak için. Gözüme fırının üstünden aşağı doğru sarkan kocaman, sarımtırak sepet takılıverdi. Hazır araç durmuşken sepetin fotoğrafını çektim. Birkaç dakika sonra fırının önünden adamın biri gelip aracın kapısını açarak bana sertçe: “Kimin fotoğrafını çektin?” dedi. O kadar ciddi söyledi ki uzun uzun tartışacağımızı düşündüm. Yalnızca, sepeti çektiğimi söyledim. Meğerse ben sepeti çekerken adam fırının önünde sandalyede oturuyormuş. Bunu geri dönüp eski yerine oturduğunda anladım. Adam tek sözümle çabucak ikna oldu. Başkaca bir şey söylemeden kapıyı örttü. Gitti, yine aynı yere oturdu. Demiştim, burada ayrıca şaka yapmaya gerek yok ki… Bu gülümseten anıdan sonra Duroğlu’na vardık. Dört bir yan yeşilin her tonuyla bezeli, saçaklı saçaksız ağaçlar, iki tepenin arasından geçen çamurlu akıntısıyla coşkun dere, derenin üzerinde Osmanlı döneminden kalma üç-beş yıl önce yeniden inşa edilen eski ama sapasağlam köprü… Köprü öyle şık ve doğal görünüyordu ki, karşılaşanlar neredeyse köprüyü tabiat dekorunun parçalarından biri sanacak! Hafiften yağmur yağıyordu. Gideceğimiz yerin tam olarak ne tarafta olduğunu bilmiyorduk. Köprüyü aşar aşmaz karşımıza tıpkı masallarda olduğu gibi iki yol çıktı. Sola saptık. Biraz adımladık ki, karşımızda birkaç ıslanmış ev, evlerin önünde oturan bir avuç köylü öylece duruyordu. “Buralarda alabalık tesisi varmış, nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye sordum. Oturakların üzerindeki kadınlardan biri sadece birkaç kelimesini zar zor anladığım bir şeyler söyledi ve sağa sapmamız gerektiğini ayrımsadım. Balçıklaşan toprak patikanın izini sürerek Güneysu alabalık tesisine ulaştık. Buğulama alabalık sipariş ettik ve ortaya güzel bir çoban salata. Oldukça lezzetliydi. Biz daha gelir gelmez ocağa konup kaynatılan minik çaydanlık, içindeki nefis Karadeniz çayıyla, iki küçük ince belli bardakla birlikte sunuldu. Oturduğumuz kamelyadan; kan kırmızı gül dalları, çuhaçiçekleri, süsenlerin kokusu hissediliyor; akıntının etrafındaki balta girmemiş ormanlık, çamların gölgeleri, kara bulutlar, yeşilin ve grinin bin bir tonu görülüyor; çiftliği çevreleyen hemen az ötede akıp duran bulanık suylu derenin şırıltısı işitiliyordu. İçtiğimiz çayların tadı damağımızda, kalkıp dolaşmaya karar verdik. Az önce yediğimiz alabalıkların da çıkarıldığı, düzgünce bölmelenmiş balık havuzlarına göz attık. Dere boyunda, gürgenlerin meşelerin altında, yer yer gözüken fındık bahçelerinin esintisinde gümüş rengi suların akıntısını izledik. Yağmur dinmişti. Birden tepelerin üstündeki tahtına kurulmuş bir halka-kral gibi olanca zenginliğiyle görkemli gökkuşağını fark ettim. Kırmızı, turuncu, sarı, lacivert, yeşil, mavi ve mor… Tepeler öyle yakın ki, elimi uzattığımda dokunacakmışım gibi geliyor. Bulutlar ile zirveler kucak kucağa. Çoğu zaman saçakbulutlar ortalıkta. “Şimdi bulutun içindeyiz.” diyor birisi. İnanamıyorum. Biraz yürüyüp arkaya baktığımda geride bıraktığımız yerde beyaz hava kümeleri olduğunu görüyorum şaşırarak. Eski köprüye giden yolda geriye dönerken daha birkaç adım attık ki minibüs yetişiverdi yanımıza. Bizi almaya gelmiş. Şoförlerin konukseverliğini böylece yakından görmüş oldum. Dönüşte sepet resmini çektiğim fırının yanından geçerken gülümsüyordum…

Giresun’a gelmişken müzesini de görmek gerekiyordu. Müze, kalenin doğu eteğinde denize yakın konumda, 18. yy.da yerel Rum halkınca yaptırılmış Gogora kilisenin binasında faaliyet gösteriyor. Dışarıdan ilk bakıldığında tarihi hatlarını görmemek elde değil. Bahçesi, temizce düzenlenmiş; ağaçlar, rengârenk çiçekler, yeşilliklerin çevresinde demir koruma parmaklıkları. Mimari özellik bakımından Rum eserlerinin ortak izlerini taşıyor, köşeli sivri çatı, ortada geleneksel yüksek bol pencereli kilise kubbesi… . 1923’e kadar kilise işlevini sürdürmüş, bir ara hapishane olarak kullanılmış, sonunda yeniden inşa edilerek müzeye dönüştürülmüş. Dikdörtgen biçimli yapısı, bazilika planın merkezi kubbe ile üst örtüsünün tamamladığı haç figürünü taşıyor. Sarı renkli kalker taşıyla yapılmış. Kapı çevrelerinde burma kabartma sütunlar, çift sıra saç örgüsü motifleri, “s” kıvrımlı sahte kemer uçları, diş kesimi süslemeler var. Yüksek kasnaklı kubbe on iki penceresiyle,  İsa ve dört sütun tasviriyle aşağı bakıyor. Sonradan yapılmış çeşmeli “Papaz evi”, kilisenin kuzeyinde. Kilisenin bahçesindeki Mahzene daracık kapısından eğilerek girilebiliyor. Kayadan parçalanmış örgü taşlarıyla duvar yapılmış. Bölmeleri arasındaki geçişler alçak kemerli kapılardan yapılıyor. Işıklandırmayı beğenmedim. Basit flüoresan lambaları tavana çizgi halinde dizmişler. Dekorla uyumlu eskitilmiş aydınlatıcılar kullanabilirlerdi. Her şeye rağmen mahzenin duvar diplerinde yan yana dizilmiş soluk benizli testiler güzel görünüyor.

Helenistik dönemden Osmanlıya her devirden kalma sikkeler, pişmiş toprak heykelcikler, kaplar, ‘amphora’ denilen karşılıklı iki kulplu uzunca testiler müzenin bir yanında sergilenirken başka bir bölüm dikkatimi çekti: etnografya dermesi. Burada geçen yüzyıldan kalan alt üst bütün nakışlı giysiler, kemerler, hamamda kullanılan altın renginde sandaletler,  ahşap mutfak eşyaları, narin kulplu fincan, kâse, bakır cezveler, içinde tokmaklarıyla büyücek dibekler, deniz yolculuklarında kullanılan dürbün, altı-yedi iğneli çatallar sergileniyor. Tabi, tahta parçalar geçirilmiş halde duran şişleri ve ne işe yarayacağını pek anlayamadığım diğer eşyaları da unutmamak gerek.

Buraya gelmişken Giresun kalesine çıkmak da gerekiyor. Vali konağı Giresun’un en manzaralı yerlerinden birinde, kaleye giden yol üzerinde. Taksici kısa bir yolculuğun ardından harika manzaralı yolda bir sağa bir sola dönerek bizi kaleye doğru çıkarıyor. Yokuşlu yollar İzmir’i anımsatıyor, Konak’tan yukarılara tırmanan körfez manzaralı caddelerini. Yol kıvrılırken kaldırımlar da aydınlatma direkleri de kıvrılıyor, kenarlarında perili köşkler, iki dirhem bir çekirdek villalar… Giresun kalesi, mesire yeri gibi düzenlenmiş, doğal görünümlü küçük şelaleler, patikalar, basamaklar yerleştirilmiş. Girişte birkaç köfte-ekmek büfesi, hediyelik eşya satıcıları, haşlanmış mısırcılar, piknik yapmaya gelmiş Giresunlular, tek tük turistler göze çarpıyor. Hediyeliklerden yöresel kıyafetli kadınla fındık motifli ahşap bir kalemlik beğeniyorum. Arkadaşım, satıcının konuşmasından Çepni olduğunu anladığını söyledi. Gürcü asıllı Karadenizlilere ‘Çepni’ deniyor. Giresun’un birçok gürcü köyü var. Bunu öğrendiğimde diğer komşu devletler ve halklarla olduğu gibi; Gürcistan’la, Gürcülerle olan kültürel bağlarımızın da ne kadar güçlü ve köklü olduğunu fark ediyorum. Türkiye, gerçek anlamda ırklar, dinler, renkler cenneti. Aksini kim iddia edebilir?

Kaleden geriye pek bir şey kalmamış. Deniz yönünde yıllar yılı yıkıcı rutubetin de tesiriyle aşına aşına azalmış sur kalıntıları ile kalenin küçük kapısı, o kadar. Kalenin en uç kısmında boşluğa doğru bir çıkıntı uzanıyor. Önü arkası uçurum, hiçbir koruması yok. Fakat insanların pek çoğu korkmadan çekinmeden çıkıntının ta ucuna gidip oturuyor, ayaklarını aşağıya sallıyor, fotoğraf çektirip enginlere dalıyor. İmrenilesi bir cesaret! Görüntünün mükemmelliği konusunda haklılar belki. Haneler uzaklara baktıkça azalıyor ve sonunda bitiyor. Hanelerin bittiği yerde mor sisli sahil bilinmez diyarlara doğru uzanıp gidiyor. Giresun, yükseklerden hep bir koy ve girinti şeklinde gözüküyor, küçük avucunu açmış bir çocuk gibi… Karadeniz’in tumturaklı, hırçın dalgaları, kara tarafında ise küçük kutular gibi dip dibe sıralanmış evler, beri tarafta tek kolu kalmış bir ahtapotun geriye kalan son kolunu andıran dalgakıran, açıklarda perilerin denize saçtığı bir pırlanta görüntüsündeki efsaneler adası, görülmeye değer bir tablonun vazgeçilmez parçaları halinde her gün yeniden doğuyor. Takıp takıştırıyor. Giresun’u kalesinden izlemek başka bir zevk, bakmaya doyulmaz bir manzara…

Kalede unutulmadan sözü edilmesi gereken, Giresun’un simgelerinden Topal Osman Ağa’nın anıt mezarı var. Topal Osman Ağa, Kurtuluş Savaşı’nda milis kuvvetlerinin önderliğini yapmış, yerli halkı örgütlemiş, kelle koltukta savaşmış bir kahraman olarak tanınıyor. Sonunda Atatürk’ün muhafız alayı komutanı olarak görev yaparken muhaliflerce öldürülüyor. Topla Osman Ağa’nın adını ilk işittiğimde bir yerlerden tanıdık gelmişti. Sonradan hatırladım ki, muhaliflerden Ali Şükrü bey’in öldürülmesinden sorumlu tutulmuş, tarafların ‘ödeşmesi’ için feda edilmişti. Giresunlular sevip sayıyor Topal Osman’ı. Mezarını ziyaret edip çiçek bırakıyorlar. Mezar taşının yanına bir bank iliştirmişler, isteyen başında oturuyor.

Müzenin bulunduğu taraftan karşıya yenilerde yapılan metal asma üstgeçitten geçiliyor. Karşısı deniz. Güneş gittikçe başını eğiyor. Aydınlık azalıyor. Dalgakıranın berisindeki durgun sulara kalenin gölgesi düşüyor, yemyeşil. Evler dişlerini düzenli fırçalayan insanların gülüşlerini hatırlatıyor. Ahtapotun tek kolu üzerinde fötr şapkalı adam hâlâ balık tutma uğraşında. Yapayalnız tekler, kalabalık çiftler parkurda yürüyüş yapıyor, bir kayadan diğer kayaya sekiyor kumrulardan farksız. Ne hoş talih ki, bu satırların yazarı çiftlerdendi.

Gün batmaya yüz tutmuş. Deniz gücünü biriktirerek sık aralıklarla kayalıklara yükleniyor. Güneşin battığı gurup noktasından ayaklarıma kadar uzanan ışın kılıcının etkisi dakikalar geçtikçe zayıflıyor, inceliyor. Işın kılıcı inceldikçe guruptaki kızıllık çoğalıyor. Alev kora dönüşüyor. Giresun konuğunu uğurluyor sanki. Dalgalara yakın bir taşa ilişmiş oturuyorum. Kıyıya çarpan sular yelpazeleşiyor. Usta falcıların elindeki tarot kartları gibi açılıyor. Entrika, arapsaçına dönen hayat, soğukluk ya da şans, maddi mutluluk, bencillik, hayal kırıklıkları mı? Yoksa refah ve güven, yeniden doğuş, başarı ve zafer mi? Para dokuzlusu, ters gelen değnek üçlüsü, aziz ile güneş; şeffaf kartlar halinde suların tayfında yan yana açılıyor. Acaba hangisi? Suların tayfında aşkı hiç fala bulaştırmıyorum bile. O, ayrı. Diğerleri içinse bunu zaman gösterecek. Giresun konuğunu uğurluyor sanki. Gün batmaya yüz tutmuş.

Hayatı düşünmek için daha güzel bir yer olmasa gerek. Dalgaların kükreyişlerini, rüzgârın fısıltılarını, efsaneler adasının ilham üfleyişlerini, güneşin çekingenliğini sezmemek mümkün mü? Sezip de duygulanmamak, birkaç damla da olsa gözyaşı dökmemek mümkün mü? Giresun yaşamayı ve hissetmeyi vaat ediyor. Hayatı düşünmek için daha güzel bir yer olmasa gerek.

Giresun, hayat dolu, anlamlı, arkada kalıcı izler bırakacak, bir o kadar cici ve sevimli, fındık gibi ufacık bir kent olarak zevkli ziyaretçilerini hâlâ bekliyor olmalı. Bıraktığımda o haldeydi…

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

3 Comments

  1. Hasan KIZILKAYA 14 Ocak 2010 at 20:52

    Yazılarınız çok güzel.Öncelikle çalışmalarınızdan dolayı teşekkür ederim.Giresun’da deniz üzerine unutulmaya yüz tutmuş değerleri canlı tutmak adına bir çalışma yapıyorum.Deniz efsaneleri hakkında bilgiye ihtiyacım var. Bu konuda yardımcı olursanız çok memnun olurum.Şimdiden teşekkürlerimi sunuyorum.

  2. tarot kartları 12 Mayıs 2010 at 16:47

    tarot kartları hakkında bilgiler bulmak için websitesi arıyordum google dan tesadüfen sitenize ulaştım.Çok güzel paylaşımlarınız varmış gerçekten ilgiyle takip edeceğim.

  3. melek 29 Ekim 2011 at 10:21

    yazınızın bir kısmı gerçek bir kısmı uydurma sanırım okuduğunuz fıkralarla hayal gücünüzü birleştirmişsiniz.Hatırlatmak gerekirse karadeniz fıkralarının çoğu temel,temel fıkralarının hepside özellikle Rize ve Trabzona ait fıkralardır.Hiçbir Giresunlu balığa ”paluk” demez bu Rize ve Trabzonda yaşayan lazlara ait bir söyleyiştir..

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *