Doğu Türkistan Olayları

Doğu Türkistan Olayları

Doğu Türkistan’da olaylar fırtına gibi gelişip, dünya gündemine yıldırım gibi düştü. Meydana gelen tepkiler çok karışık ve farklı oldu. Durum hala ciddiyetini sürdürmekte, olayların üzerinden bir haftadan fazla zaman geçmesine rağmen Uygurlar sokak ortasında yürürken veya bisikletle işine giderken vurulup öldürülmekte…
Bütün bunlara rağmen dünyadan yükselen tepkiler son derece cılız kalmakya devam ediyor. Daha da fenası, medyayı kontrol eden Çin,  öldürülenlerin Han Çinlileri olduğunu dünyaya bildirmekte ve olayların tüm yükünü Uygur Müslümanlarının üstüne yıkmaktadır.
Olayları anlamak için bir kaç değişik açıdan tahlil etmek gerekmektedir.
Olayların panaromik tespiti:
Doğu Türkistan Türkleri kendi vatanlarında, yıllardır büyük bir baskı rejimi altında yaşamakta olup Doğu Türkistan topraklarına sistemli bir şekilde “Han Çinlileri” yerleştirilmektedir. Yeni gelenler kendilerini üstün görüp, en iyi işleri elde etmekte, bölgedeki ekonomik kalkınmadan en çok Han Çinlileri pay almaktadır. Uygurlar kendi ana yurtlarında ikinci ve hatta üçüncü sınıf vatandaş muamelesi görmektedirler. Adeta yıllar öncesi Güney Afrika’ya Avrupa’lı beyazların gelerek, tüm kaynakları ele geçirmeleri ve toprakların sahibi haline gelmeleri gibi.
Son olaylarda da bir sivil protesto hareketi olarak başlayan hadiselerde Han Çinlileri ellerindeki iri sopalarla Uygurları linç etmiş ve olayları bastırmaya gelen Çin askerleri de kaçan Uygurları vurup, öldürmüştür. Dahası evlere “kimlik kontrolü” yapma bahanesi ile giren Çin polisi, evdekilerin boğazlarını kesip, öyle dışarı çıkmışlardır.
Çin devleti için asıl mesele, toplum düzeni, insan hakları veya demokratik ifade falan olmayıp, Çin devletinin,  “mutlak devlet otoritesini en sert şekliyle ihdas etmek” olmuştur. Gözaltına alınanların geleceği veya nerede oldukları belli olmayıp, Çin hükümeti “olaylara sebep olanları idam edeceğini” ilan etmiştir. Son yıllarda hazırlanan Çin anayasasında “bölgesel şovenizm” yasaklanmış olup, şiddetle cezalandırılacağı belirtilmiştir. Yani diğer bir deyimle kimsenin milli kimliğini öne çıkartma hakkı yoktur. Ne var ki bunu Han Çinlileri yaptığında, bunun adı, “büyük Çin milleti adına ” bir hareket olmakta, ama ezilmeye ve haksızlığa karşı ayaklanan Uygur Türkleri veya başka gruplar olursa, adı, “bölücü şovenizm” olmaktadır.
Kısacası Çin, son 25-30 yıldır, Batı’ya ve dünyaya ekonomik olarak açılıp, son derece ucuz mallarla dünya piyasalarından büyük sermayeler toplarken, yüzü güller açan “Çin bebekleri” gibi şirin hareket etmiş ama içeride “demir bir yumrukla” idare ettiği gruplardan herhangi bir “demokrasi ve insan hakları” talebi geldiğinde derhal “korkunç yüzlü ve yırtıcı güçlü dragon-canavar” haline gelmiştir.
Çin’in yeni düzeni, kapitalist kıyafet içinde, hırçın ve katı bir komünist kişiliğin ifadesi olmuştur. Veya bir başka anlatışla, çok eskilerden beri Çin’de mevcut olan ezici “sömürgecilik” alışkanlığının ve eski “Çin Kapitalizm”inin acımasız sömürüsünün yeni şartlar ve metodlarla tekrar su yüzüne çıkması diye de tarif edilebilir.
Bir de Doğu Türkistan’a bakmak gerekir. Burası çok büyük bir ülkenin ikiye bölünmüş şeklidir. Batı Türkistan, uzun yıllar Rus hâkimiyetinde kalmış ve daha sonra daha çok Rusya’dan etkilenen bağımsız bir ülke olmuştur. Doğu Türkistan ise Çin hegemonyası altına düşmüştür.
Doğu Türkistan sadece 20. yüzyılın başından beri en az dört-beş defa bağımsızlık mücadelesi vermiş ve hürriyetleri için ölümü göze almıştır. Sonunda Çin tarafından Özerk Uygur bölgesi olarak tanınmış bulunmaktadır.
Çinliler bu yöreye “Sincan” adını yani Çince: “kazanılmış yeni topraklar” anlamına gelen bir ad vermişler ve bu tabirin ifade ettiği anlamda, kazanılan bu “yeni topraklara” Çinlileri yerleştirmeye başlamışlardır. Doğu Türkistan 1,680,001 Km2 alandır. Yani yaklaşık Türkiye’nin iki katı bir alan.
1920’larda 35 milyon kadar olan Uygur Türkleri, şu anda orada mevcut bulunan 21.3 milyon insan içinde sadece 8 veya 8,5 milyon kalmışlardır. İç göçle getirilen Han Çinlileri ise 7 miyon’u bulmuştur. İlaveten 1,5 milyon Kazak ve 16 değişik milletten azınlık, bu topraklara yerleştirilmiştir. Uygurlar bugün nüfusun sadece yüzde 45’ini oluşturmaktadırlar.
Anayasa’da “özerk bölge” denmesine rağmen ve her türlü haklara sahip görünmelerine rağmen uygulamalar bunların tam tersi istikamette ilerlemektedir. Din baskısı vardır. Camilere gidiş kısıtlı ve kontrollüdür. 18 yaşına kadar Kur’an öğrenmek yasaklanmıştır. Birkaç yıl önce kadir gecesi bir evde kendi aralarında Kur’an okuyan kadınlara baskın yapılmış, ikisi öldürülmüş, diğerleri cezalandırılmış ve bu olay , “rejime karşı bir toplantı” olarak polis kayıtlarına geçmiştir.
Çin hiçbir şekilde Türkiye’nin oralarda etkili olmasını veya oradaki olaylara karışmasını arzu etmemekte ve buna karşı çıkmaktadır. Son olaylarda da Türkiye tarafından ifade edilen, “ülkede bir an önce sükûnet ve adaletin gerçekleşmesi arzu ve temennisi” çarpıtılarak, “Türkiye, Uygurlara düzeni bozmaktan vazgeçin” dedi şeklinde yansıtılarak, oradaki Uygur Türk ve Müslümanlarının tüm ümit ve gayretlerini kırma yoluna gidilmiştir.
Doğu Türkistan’ın jeo-stratejik önemi:
Tiyen Şan ve Pamir Dağları arkasında ve Gobi Çölü’nün bir kenarında var olan bu geniş topraklar, inanılmaz zenginlikleri bağrında barındırmaktadır. Burada zengin petrol ve doğal gaz yatakları mevcuttur. Burada yine uranyum madeni ve diğer önemli madenler de bulunmaktadır. Bu kadar zenginlik üstünde oturan insan sayısı ne yazık ki kocaman bir devin inanılmaz iştahı karşısında durabilecek kadar çok değildir. Sayı zaten az iken, göç politikaları, ölüm programları ve sürgünler yolu ile daha da azaltılmıştır.
Doğu Türkistan adeta dünyaya açılan bir ana giriş-çıkış kapısı gibidir. Sadece sınırı olan komşularını saymak bir fikir vermeye yeter. Komşuları Pakistan, Afganistan, Keşmir, Kırgızistan, Kazakistan, Rusya, Moğolistan ve içindeki Nepal. Bir bakıma Çin’in en uzak, en Kuzey Batı köşesidir. Eski ticaret kervan yollarının başlangıç noktasıdır. Bugün de orada inanılmaz modern merkezler kurulmuş olup, enerji kaynaklı ticaretin beyni gibi işlemektedir. İşte böyle bir yerde, oranın ana sahipleri istenmemektedir.
Bu kadar gelişmenin olduğu yerde Uygur Türkleri’nin bir kısmı işsiz kalmaktadır. İş bulmak bahanesi ile alınıp, Çin’in diğer uzak köşelerindeki fabrikalara gönderilmektedirler. Gönderilenlerin çoğu kadın ve kızlardır.  Böylece aile parçalanmaktadır. Gönderildikleri yerlerde 12 saatlik vardiyalarla adeta köle gibi çalıştırılan Uygur kız ve kadınları çok daha düşük bir ücret almakta ve hatta kazançları kendilerine verilmeyip, bölgedeki resmi yetkililer eliyle ailesine gönderilmektedir. Kızların pekçoğu, bulundukları yerlerdeki erkeklerle evlenmeye mecbur bırakımakta ve birden fazla çocuk yapmalarına izin verilmemektedir.
Diğer taraftan Han Çinlileri çocuk yapma tercihlerini “erkek evlat” edinme yönünde kullanmakta ve ortaya çok daha agresif, daha çok erkek-egemen bir Han toplumu çıkmaktadır. Son olaylar bile bir dedikodu ve bir yalanla başlamıştır. İki Uygur Türkü’nün bir Çinli kıza tecavüzü yalanı ortaya atılmıştır. Bizzat hükümet bunun böyle olmadığını ilan etmesine rağmen, Han Çinlileri “intikam tugayları” ile harekete geçmişlerdir.
Doğu Türkistan’ın kültür merkezleri, aşina isimlerden meydana gelmektedir: Kaşgar, Hotan, Tufan, Yarkand, Gülce, Kumul, Aksu ve Altay. Bunları hafızalara kazımak gerekir, çünkü Çin bunların hepsini yeni Çin isimleri ile değiştirmiştir.  Çocukların eski tarihlerini öğrenme şansları da pek yoktur zira böyle bir tutum, “şovenizm” olarak nitelendirilmektedir. Yeni nesiller zaman içinde “geçmişlerini, kimliklerini unutarak ve tamamen Çin kültürü içinde eriyip kaybolarak yetiştirilmeye” çalışılmaktadır. İşte Uygurların mücadele verdiği en büyük konu da budur. KİMLİK VE VAR OLMA savaşı.
Tepkiler ve Sebepler:
Doğu Türkistan’da gerçekleşen olaylar asimetrik bir mücadelenin en canlı örneği. Bir tarafta koskoca bir Çin Komünist Halk Cumhuriyeti, diğer tarafta ona karşı Çin’in en uzak Kuzey Batı bölgesindeki bir avuç “DoğuTürkistanlı”nın “özerklik” mücadelesi.
Hemen belirtilmelidir ki, Uygurların çoğunluğu bağımsızlık iddiasında değillerdir. Bunun olamayacağını bilecek kadar gerçekçidirler. Uygurların isteği ve talebi, kendi yurtlarında daha çok söz sahibi olmak, o yurdun yeraltı ve yer üstü zenginliklerinden daha çok pay almak ve herkes kadar iyi yaşamaktır.
Doğu Türkistanlılar kendi insanlarının, kendi yurtlarında iş bulmasını, kız ve kadınlarının uzak bölgelere gönderilmemesi ve bu ekonomik kalkınma sürecinde ana yurtlarına, dışardan gelen grupların kendilerinden daha hâkim ve üstün bir sınıf meydana getirmesini istememektedirler.
Kendi dinlerini ve kültürlerini her zamanki gibi yaşayabilmek, Uygur benliğini yaşatmak istemektedirler.
Olayların karşısında dünya devletlerinin ve milletlerinin tepkisi gözden geçirilmeye değer.
a- Büyük devletler ve özellikle Batılı ülkeler:
Her fırsatta “insan hakları”, hak ve hukuk üstünlüğü” iddiası ile ortaya çıkan bu ülkelerin hiç bir tanesi dikkat edilecek bir tepki ortaya koymamıştır. Bunun nedeni daha çok ekonomik ve siyasidir. Artık Çin bir dünya ekonomik devidir. Muazzam bir nüfusa ve etkileyici bir kalkınma hızına sahiptir. Bir nükleer güçtür. Ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesidir. Yani veto hakkına sahiptir.
Ne ABD ve ne de Rusya Federasyonu şu sıralarda Çin’i karşılarına almayı düşünmemektedirler. Her ikisi de Çin’le iyi geçinme politikası içindedirler.
Asya’da Japonya veya Endonezya ve Malezya gibi ülkelerle Çin’in bir çekişmesi yoktur. Pek çoğunda Çinli nüfus büyük azınlıklar halinde bulunmakta ve onların ekonomisine büyük katkılarda bulunmaktadır. Kendi ülkelerinde pek çok sayıda faal azınlık grupları olan bu devletler, Çin’le uğraşmak istememektedirler.
b- Asya komşuları:
Pakistan ses çıkartamamaktadır. Pakistan ve Çin arasında stratejik ortaklık mevcuttur. Kaldı ki şu günlerde, ABD bir taraftan Swat vadisini vururken, diğer taraftan Rusya ve Hindistan’la işbirliği içine girerken, ekonomik olarak, yatırım ve altyapı inşaatları ile Pakistan’a yardım eden tek ülke Çin’dir. Kırgızistan ve diğer orta Asya Türk Cumhuriyetleri zayıf ve korumasızdır. Yeraltı zenginlikleri çok ama nüfusları azdır. Dolayısı ile Çin’e karşı taraf tutacak durumda değildirler.
c- Diğer Ülkeler:
Diğer Arap ülkelerinin pek çoğu Çin’le büyük ticaret ilişkisi içindedir. Hemen yanlarındaki Filistinlilere yardımcı olamıyorlar.  Mısır, zaten Gazze’de süre giden abluka olayına yardımcı olmaktadır.
İslam Konferansı Örgütü bu konuda öne çıkabilecek tek kuruluştur. Onun da telkinleri sadece insan hakları, yaşam hakkının korunması, demokrasinin gelişmesine izin verilmesi gibi konularda uzlaşmacı bir yaklaşımla mümkün olabilir.
Çin gücünün farkındadır. Çin, etrafındaki herkesle başa çıkabilecek durumda olduğunu da bilmektedir. Girdiğimiz yüzyılın Asya yılı olacağını çok iyi bilen Çin, oradaki avantajlarından tekini bile feda etmeye niyetli değildir. Bugünkü şartlar altında Çin’in bileğini bükecek veya ona dur diyebilecek ve de böyle bir çatışmayı isteyecek bir gücün mevcut olmadığını da tartabilmektedir.
Bugün Çin tekrar eski emperyal tutumuna bürünmüş olup, komünist rejimin getirdiği katılık ve sertlik içinde hedefine doğru ilerlemektedir.
d- Türkiye’nin tutumu:
“Mazlumun ” yanında yer almış tarihi bir misyonun mirasçısı olarak Türkiye haklı olarak Uygurların katliamına sert bir tepki göstermiş bulunmaktadır. Bu ölen, ezilen ve baskı altında işkence ve eziyet gören kendi insanlarımız, soydaşlarımız ve dindaşlarımızdır.
Türkiye haksızlık ve zulme karşı sesini yükseltmeyi bilmiştir. Nitekim Saadet Partisi tarafından organize edilen 12 Temmuz 2009 Çağlayan Mitingi de bunun en güzel örneği olmuştur. Orada partili ve partili olmayan ama tüm Türkiye’nin çeşitli kesimlerini temsil eden gruplar bulunmuş ve haksızlık karşısında yekvucut hissiyatlarını belirtmişlerdir.
Türkiye’nin de bazı açmazları mevcuttur. Mesela, daha çok kısa bir süre önce Türkiye Cumhurbaşkanı Çin’i ziyaret etmiş ve iki ülke arasında yeni anlaşmalar yapılmıştır. Bu yapılan 19 önemli anlaşma ile Çin, 230 milyon dolarlık Türk malını almayı taahhüt etmiştir.
Çin’den ucuz mal getirerek geçimini temin eden ve bunlardan yararlanan büyük bir kesim de mevcuttur. Şimdi bu öfke dalgası içinde büyük bir “Çin malı boykotu” yapıldığı takdirde kimlerin zarar göreceği de doğru hesap edilmelidir. Çin’in 2009 yılı dünya ticaret hacmi 2.6 trilyon dolar meblağındadır. Aynı dönem içinde Türkiye ile olan ticareti ise 13 Milyar dolar tutarındadır. Herkes bu boykota katılsa bile, bunun Çin üstündeki etkisi ne olabilir, bu düşünülmeye değer. Bugün, IMF bile kısa dönem için Çin’den borç almış bulunmaktadır.
O halde varılan nokta maalesef tamamen küreselleşen ve kapital düzenin hâkim olduğu günümüzün dünyasında, Çin gibi bir ülkeye kolay, kolay bir şey yapılamayacağı ve onun da bundan pek etkilenmeyeceği hususudur. Sadece, İtalya’da yapılan G-8  veya zengin ülkeler toplantısında sergilenen fütursuzluk, ve Çin’e tek söz söylememe durumu, olayı anlatmaya yeter.
Nükleer denemelerini de Doğu Türkistan’da gerçekleştiren ve oradaki insanların sağlığı ve genetik yapısı ile ölümcül şekilde oynayan Çin’e yine kimse bir şey söylememektedir. İran için sürekli plan ve gürültü çıkartanların Çin için benzeri bir eylem girişimi henüz vaki olmamıştır.
İşin içine bir de 1998-99 arasında imzalanan Duşanbe Deklarasyonu olayı da girmektedir. Bu da işin hukuki yönünü izah etmektedir. Çin bu deklarasyona imza atmadan önce, şöyle bir maddenin yazılmasında ısrarcı olmuştur:” Çin’in mevcut sınırlarının tanınmalı ve Sincan bölgesi dahil ( Çince Kazanılmış, fethedilmiş topraklar demektir) iç işlerine karışılmayacağına dair taahüdün verilmelidir. Bu madde eklenmiştir. (Bu, Çin için yeni bir uygulama değildi)
Bunun üzerine Rusya da benzer bir madde ile Çeçenistan işini garantiye almıştır. Böylece her iki Asya gücü de en az Güvenlik Konseyi’nde herhangi bir müdahale girişimine karşı iki oyu garantilemişlerdir. Bunu diğer ülkelere kabul ettirmişlerdir çünkü bu durum diğerlerinin de işine gelmiştir.
Daha sonra, 1999 yılında Ecevit’in Moskova ziyareti sırasında imzalanan “Teröre karşı mücadele anlaşması” içine bu deklerasyon maddeleri yerleştirilmiştir.
Şimdi, bir çok kişinin merak ettiği ve acaba “Çeçenlere neden daha çok yardım etmiyoruz?” veya “Uygur Türkleri için neden daha büyük bir mücadele yürütmüyoruz?” ve de onlara “neden kolay vize vermiyoruz?” suallerinin pek de konuşulmayan hukuki yapıları ve gizli cevapları ortaya çıkmaktadır.
Sonuç:
Durum ve güçlükler veya engeller ne olursa olsun, dünya bu kadar gaddarlığa ve haksızlığa sessiz kalmamalıdır. Dünya kalsa bile, biz kalmamalıyız ve vicdanımızın sesine göre akıl çerçevesinde birşeyler yapmalıyız.
Çin’e karşı yürütülebilecek en etkili politika “kapalı veya gürültüsüz diplomasi” yolu ile yapılmalıdır. Kapalı diplomasi, daha çok evrensel değerler üstünde durarak yapılan vurgu ve talepler daha iyi dinleyici bulur ve daha etkili olabilir.
Türkiye, Uygurlar için yaptığı Çağlayan Mitingi’nde toplumun sesini yansıtmış ve kamu vicdanını konuşturmuştur. On bir maddelik bir eylem planı ortaya konmuştur. Bu önemlidir. Halkların ne düşündüğü ve ne hissettiği de bilinmelidir. Bunun yanı sıra çeşitli baroların, meslek odalarının, spor klüplerinin, tcaret odalarının,  sivil toplum kuruluşlarının göstermiş olduğu tepkiler de fevkalade önemlidir.
Türkiye’nin yanı sıra İran’da da birçok dini otorite böylesine mezalime karşı sessiz kalınmaması hususunda çağrı yapmışlardır.
İslam Konferansı Örgütü genel sekreterliği bir bildiri yayımlayarak itidal, insan haklarına saygı ve demokrasi konularında Çin’i daha hassas olmaya davet etmiştir.
Bütün bunlar devam etmeli ve dostluk bağları koparılmadan, dostluk çerçevesi içinde yardımcı olmak konusunda her fırsat değerlendirilmelidir. Bu iş tehditten ziyade ikna yolu ile halledilebilecek bir durumdur.
Aslında Doğu Türkistan olayı dünyanın içinde bulunduğu “küreselleşme” sürecinde karşılaşacağımız a-simetrik mücadelelerden sadece bir tanesidir. Önümüzdeki yıllarda bunların artmasına ve Asya sahnesinde diplomasinin çok daha farklı uygulandığını görmeye hazır olmalıyız.
Asya ülkelerindeki gelişmeler, zaman içinde olumlu etkiler meydana getirebilir. Yine güçlü ve zengin bir Çin zamanla hem komşularına karşı hem de içindeki azınlıklara karşı, daha ılımlı ve destekleyici bir gelişim gösterebilir. Konjonktürel gelişmeler zaman içinde kendi dengesini oluşturacaktır
Tepkiler ve Sebepler:
Doğu Türkistan’da gerçekleşen olaylar asimetrik bir mücadelenin en canlı örneği. Bir tarafta koskoca bir Çin Komünist Halk Cumhuriyeti, diğer tarafta ona karşı Çin’in en uzak Kuzey Batı bölgesindeki bir avuç “DoğuTürkistanlı”nın “özerklik” mücadelesi.
Hemen belirtilmelidir ki, Uygurların çoğunluğu bağımsızlık iddiasında değillerdir. Bunun olamayacağını bilecek kadar gerçekçidirler. Uygurların isteği ve talebi, kendi yurtlarında daha çok söz sahibi olmak, o yurdun yeraltı ve yer üstü zenginliklerinden daha çok pay almak ve herkes kadar iyi yaşamaktır.
Doğu Türkistanlılar kendi insanlarının, kendi yurtlarında iş bulmasını, kız ve kadınlarının uzak bölgelere gönderilmemesi ve bu ekonomik kalkınma sürecinde ana yurtlarına, dışardan gelen grupların kendilerinden daha hâkim ve üstün bir sınıf meydana getirmesini istememektedirler.
Kendi dinlerini ve kültürlerini her zamanki gibi yaşayabilmek, Uygur benliğini yaşatmak istemektedirler.
Olayların karşısında dünya devletlerinin ve milletlerinin tepkisi gözden geçirilmeye değer.
a- Büyük devletler ve özellikle Batılı ülkeler:
Her fırsatta “insan hakları”, hak ve hukuk üstünlüğü” iddiası ile ortaya çıkan bu ülkelerin hiç bir tanesi dikkat edilecek bir tepki ortaya koymamıştır. Bunun nedeni daha çok ekonomik ve siyasidir. Artık Çin bir dünya ekonomik devidir. Muazzam bir nüfusa ve etkileyici bir kalkınma hızına sahiptir. Bir nükleer güçtür. Ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesidir. Yani veto hakkına sahiptir.
Ne ABD ve ne de Rusya Federasyonu şu sıralarda Çin’i karşılarına almayı düşünmemektedirler. Her ikisi de Çin’le iyi geçinme politikası içindedirler.
Asya’da Japonya veya Endonezya ve Malezya gibi ülkelerle Çin’in bir çekişmesi yoktur. Pek çoğunda Çinli nüfus büyük azınlıklar halinde bulunmakta ve onların ekonomisine büyük katkılarda bulunmaktadır. Kendi ülkelerinde pek çok sayıda faal azınlık grupları olan bu devletler, Çin’le uğraşmak istememektedirler.
b- Asya komşuları:
Pakistan ses çıkartamamaktadır. Pakistan ve Çin arasında stratejik ortaklık mevcuttur. Kaldı ki şu günlerde, ABD bir taraftan Swat vadisini vururken, diğer taraftan Rusya ve Hindistan’la işbirliği içine girerken, ekonomik olarak, yatırım ve altyapı inşaatları ile Pakistan’a yardım eden tek ülke Çin’dir. Kırgızistan ve diğer orta Asya Türk Cumhuriyetleri zayıf ve korumasızdır. Yeraltı zenginlikleri çok ama nüfusları azdır. Dolayısı ile Çin’e karşı taraf tutacak durumda değildirler.
c- Diğer Ülkeler:
Diğer Arap ülkelerinin pek çoğu Çin’le büyük ticaret ilişkisi içindedir. Hemen yanlarındaki Filistinlilere yardımcı olamıyorlar.  Mısır, zaten Gazze’de süre giden abluka olayına yardımcı olmaktadır.
İslam Konferansı Örgütü bu konuda öne çıkabilecek tek kuruluştur. Onun da telkinleri sadece insan hakları, yaşam hakkının korunması, demokrasinin gelişmesine izin verilmesi gibi konularda uzlaşmacı bir yaklaşımla mümkün olabilir.
Çin gücünün farkındadır. Çin, etrafındaki herkesle başa çıkabilecek durumda olduğunu da bilmektedir. Girdiğimiz yüzyılın Asya yılı olacağını çok iyi bilen Çin, oradaki avantajlarından tekini bile feda etmeye niyetli değildir. Bugünkü şartlar altında Çin’in bileğini bükecek veya ona dur diyebilecek ve de böyle bir çatışmayı isteyecek bir gücün mevcut olmadığını da tartabilmektedir.
Bugün Çin tekrar eski emperyal tutumuna bürünmüş olup, komünist rejimin getirdiği katılık ve sertlik içinde hedefine doğru ilerlemektedir.
d- Türkiye’nin tutumu:
“Mazlumun ” yanında yer almış tarihi bir misyonun mirasçısı olarak Türkiye haklı olarak Uygurların katliamına sert bir tepki göstermiş bulunmaktadır. Bu ölen, ezilen ve baskı altında işkence ve eziyet gören kendi insanlarımız, soydaşlarımız ve dindaşlarımızdır.
Türkiye haksızlık ve zulme karşı sesini yükseltmeyi bilmiştir. Nitekim Saadet Partisi tarafından organize edilen 12 Temmuz 2009 Çağlayan Mitingi de bunun en güzel örneği olmuştur. Orada partili ve partili olmayan ama tüm Türkiye’nin çeşitli kesimlerini temsil eden gruplar bulunmuş ve haksızlık karşısında yekvucut hissiyatlarını belirtmişlerdir.
Türkiye’nin de bazı açmazları mevcuttur. Mesela, daha çok kısa bir süre önce Türkiye Cumhurbaşkanı Çin’i ziyaret etmiş ve iki ülke arasında yeni anlaşmalar yapılmıştır. Bu yapılan 19 önemli anlaşma ile Çin, 230 milyon dolarlık Türk malını almayı taahhüt etmiştir.
Çin’den ucuz mal getirerek geçimini temin eden ve bunlardan yararlanan büyük bir kesim de mevcuttur. Şimdi bu öfke dalgası içinde büyük bir “Çin malı boykotu” yapıldığı takdirde kimlerin zarar göreceği de doğru hesap edilmelidir. Çin’in 2009 yılı dünya ticaret hacmi 2.6 trilyon dolar meblağındadır. Aynı dönem içinde Türkiye ile olan ticareti ise 13 Milyar dolar tutarındadır. Herkes bu boykota katılsa bile, bunun Çin üstündeki etkisi ne olabilir, bu düşünülmeye değer. Bugün, IMF bile kısa dönem için Çin’den borç almış bulunmaktadır.
O halde varılan nokta maalesef tamamen küreselleşen ve kapital düzenin hâkim olduğu günümüzün dünyasında, Çin gibi bir ülkeye kolay, kolay bir şey yapılamayacağı ve onun da bundan pek etkilenmeyeceği hususudur. Sadece, İtalya’da yapılan G-8  veya zengin ülkeler toplantısında sergilenen fütursuzluk, ve Çin’e tek söz söylememe durumu, olayı anlatmaya yeter.
Nükleer denemelerini de Doğu Türkistan’da gerçekleştiren ve oradaki insanların sağlığı ve genetik yapısı ile ölümcül şekilde oynayan Çin’e yine kimse bir şey söylememektedir. İran için sürekli plan ve gürültü çıkartanların Çin için benzeri bir eylem girişimi henüz vaki olmamıştır.
İşin içine bir de 1998-99 arasında imzalanan Duşanbe Deklarasyonu olayı da girmektedir. Bu da işin hukuki yönünü izah etmektedir. Çin bu deklarasyona imza atmadan önce, şöyle bir maddenin yazılmasında ısrarcı olmuştur:” Çin’in mevcut sınırlarının tanınmalı ve Sincan bölgesi dahil ( Çince Kazanılmış, fethedilmiş topraklar demektir) iç işlerine karışılmayacağına dair taahüdün verilmelidir. Bu madde eklenmiştir. (Bu, Çin için yeni bir uygulama değildi)
Bunun üzerine Rusya da benzer bir madde ile Çeçenistan işini garantiye almıştır. Böylece her iki Asya gücü de en az Güvenlik Konseyi’nde herhangi bir müdahale girişimine karşı iki oyu garantilemişlerdir. Bunu diğer ülkelere kabul ettirmişlerdir çünkü bu durum diğerlerinin de işine gelmiştir.
Daha sonra, 1999 yılında Ecevit’in Moskova ziyareti sırasında imzalanan “Teröre karşı mücadele anlaşması” içine bu deklerasyon maddeleri yerleştirilmiştir.
Şimdi, bir çok kişinin merak ettiği ve acaba “Çeçenlere neden daha çok yardım etmiyoruz?” veya “Uygur Türkleri için neden daha büyük bir mücadele yürütmüyoruz?” ve de onlara “neden kolay vize vermiyoruz?” suallerinin pek de konuşulmayan hukuki yapıları ve gizli cevapları ortaya çıkmaktadır.
Sonuç:
Durum ve güçlükler veya engeller ne olursa olsun, dünya bu kadar gaddarlığa ve haksızlığa sessiz kalmamalıdır. Dünya kalsa bile, biz kalmamalıyız ve vicdanımızın sesine göre akıl çerçevesinde birşeyler yapmalıyız.
Çin’e karşı yürütülebilecek en etkili politika “kapalı veya gürültüsüz diplomasi” yolu ile yapılmalıdır. Kapalı diplomasi, daha çok evrensel değerler üstünde durarak yapılan vurgu ve talepler daha iyi dinleyici bulur ve daha etkili olabilir.
Türkiye, Uygurlar için yaptığı Çağlayan Mitingi’nde toplumun sesini yansıtmış ve kamu vicdanını konuşturmuştur. On bir maddelik bir eylem planı ortaya konmuştur. Bu önemlidir. Halkların ne düşündüğü ve ne hissettiği de bilinmelidir. Bunun yanı sıra çeşitli baroların, meslek odalarının, spor klüplerinin, tcaret odalarının,  sivil toplum kuruluşlarının göstermiş olduğu tepkiler de fevkalade önemlidir.
Türkiye’nin yanı sıra İran’da da birçok dini otorite böylesine mezalime karşı sessiz kalınmaması hususunda çağrı yapmışlardır.
İslam Konferansı Örgütü genel sekreterliği bir bildiri yayımlayarak itidal, insan haklarına saygı ve demokrasi konularında Çin’i daha hassas olmaya davet etmiştir.
Bütün bunlar devam etmeli ve dostluk bağları koparılmadan, dostluk çerçevesi içinde yardımcı olmak konusunda her fırsat değerlendirilmelidir. Bu iş tehditten ziyade ikna yolu ile halledilebilecek bir durumdur.
Aslında Doğu Türkistan olayı dünyanın içinde bulunduğu “küreselleşme” sürecinde karşılaşacağımız a-simetrik mücadelelerden sadece bir tanesidir. Önümüzdeki yıllarda bunların artmasına ve Asya sahnesinde diplomasinin çok daha farklı uygulandığını görmeye hazır olmalıyız.
Asya ülkelerindeki g

Tagged with:

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *