Bodrum Ve Çevresi

Bodrum Ve Çevresi

Bodrum – Halikarnassos Tarihi Bodrum adını Bodrum kalesinden almıştır. Kentin ismiyle ilgili 3 varsayım vardır. 1. Eski çağlarda araba yarışlarının yapıldığı hipodrom’dan Bodrum’a dönüştüğü, 2. Bodrum kalesi Saint Jean Şövalyeleri tarafından Aziz Petros adına yapılmıştır. Şövalyeler kale çevresindeki yerleşime Petronium, kale içine ise Petrium demişler. Türklerde Petrium ‘a Bodrum olarak değiştirmiş olabilirler.

3. Bodrum kalesinde bulunan zindanların ışık görmeyen bir yerde, “bodrum” da, olmasından dolayı, “BODRUM” denilmiş olabilir.

Bodrum yaklaşık olarak 7000 yıllık bir geçmişe sahiptir. İlk yerleşim yeri St. Peter Kalesi’nin bulunduğu şimdiki küçük kayalık bir adaydı ve ismi Zephrion (batı rüzgârı) anlamındaydı. O zamanlar kale tamamen suyla çevriliydi. St. Jean Şövalyeleri kendi kalelerini inşa etmeye geldiklerinde M.Ö 1100 ‘lerde Dorlar tarafından yapılmış daha eski bir kalenin kalıntıları olduğu kadar, daha sonra Mauzolos’un evinin kalıntıları olduğu bilenen saray kalıntılarıyla karşılaşmışlar. Bölge antik çağda Karya adını almıştır. Karya bugünkü Muğla ilinin tamamı ve Aydın ilinin bir kısmını kapsamaktadır.

Lidya Kralı Giges M.Ö 7. yy. başlarında Karya kentlerini ele geçirmiştir. Halikarnassos ve Karia Bölgesi, M.Ö. VI yy. başlarında tamamen Lidyalıların egemenliğine girmiştir. Lidya kralı Karun Perslere karşı yaptığı savaşı kaybedince, Lidya uygarlığıyla birlikte Karia bölgesi de tamamen Perslerin kontrolleri altına geçer. Persler tiran, satrap adı verilen bir yöneticiyi İran’dan göndermektense, Mylasa ‘da oturan bir aileyi vekil olarak seçerler.

Cesur bilgili ve akıllı olmasıyla da tanınan bir kadın olan Kraliçe 1.Artemisia, M.Ö 480 yıllarında Karia Bölge’sini yönetmeye başlamıştır.1. Artemisia, Perslerin büyük kara ordusuyla Atina’ya karşı yapılan seferin başarılı olmasında büyük yararlılıklar göstermiş, Atina’yı alanların arasına adını yazdırmıştır. Atina işgal edildiyse de, denizde kalan küçük teknelerden oluşan Yunan donanması rahatsızlık veriyordur. Perslerle Yunanlılar arasında yapılan Salamis Deniz Savaşında ilk önce Pers kralına savaşa girmemesini önermiş, Pers Kralı savaşa girince de onun yanında yer almış, ustaca Yunan saldırılarında bir gemiyi erkek gibi kumanda etmiştir. Pers kralının en güvendiği yandaşlardan biri haline gelmiştir.

Çok fazla zayiat vermeden başarılı olunca Pers kralının o zaman söylediği cümle anlamlıdır:”Bu savaşta kadınlar erkeğe, erkekler kadına dönüştü. Kadın olarak ne kadar iyi savaştı.”

Kral, savaştan sonra 1.Artemisia’nın önerisini kabul edip, yurduna dönmüş ve bu bölgenin yönetimini Artemisia I.’ e bırakmıştır.

Bundan dolayı 1.Artemisia tarihin ilk kadın amirali olarak kabul edilmiştir.

Daha sonra oğlu Pisindalis’de burayı, Kos ve başka şehirleri ustaca yönetmiş ve onun ölümüyle onun oğlu II Lidamis. II Lidamis ise acımasız, zalim ve baskıcı bir tipmiş. Heredot II Lidanis’in zulmünü dayanamadığı için Samos adasına geçmiştir.

Persler yönetiminde Halikarnassos Karya’nın önemli şehirlerinden birisiydi. Yerli halk olarak anılan Karyalılar yerleşim yerlerini kıyıdan içerlerde, yüksek tepeler üstüne kurmuştu. MÖ.. 5.yy.da Halikarnassos tamamıyla bir İyon şehri görünümündeydi. Heredot ve amcası Panyasis o sıralarda eserlerini İyonca’da yazmışlar, bu döneme ait hiç bir eserde Dor lehçesinin izine rastlanmamıştır.

MÖ. 387 ‘de imzalanan “ Büyük Kral Barışı “ ile kesin olarak Pers egemenliğine giren Karia Bölgesi, satraplar (Pers valileri ) tarafından yönetilmeye başlanmıştır. Bu hanedanın en ünlüsü Hekatamnos’dur. Onun 3 oğlu, 2 kızı, toplam 5 çocuğu vardır. En büyük oğlu Mausolos’dur.

MÖ 377 den 353  ‘e kadar 24 yıl başta kalmıştır. Mausolos daha sonra Karya Bölgesi’nin başkentini Mylasa’dan Halikarnassos’a almış ve şehirde imar faaliyetine girişmiştir. Surlar, Tiyatro ve Mozole’nin başlangıcı onun zamanındadır. MÖ 353’te ölünce kız kardeşi ve aynı zamanda karısı olan 2. Artemisia başa geçti ve 2 önemli iş yaptı. Sadece 2 yıl tahtta kaldı.

1. İşi kral Mausolos’un mezarının inşaatını sürdürdü.

2. Önemli işi ise Rodos’u kuşatmaktı. Rodoslular Karyalı bir kadın hükümdar ile pazarlığa oturmanın yakışık kalmayacağını düşünerek donanma göndeririler ama bunu önceden öğrenen 2.Artemisa kuvvetlerini ana limanın yakınındaki gizli bir limana sakladı. Rodoslular karaya yanaşarak çıktıklarında, 2.Artemisa’in adamları gemileri tekrar açık denize doğrulttular. Rodoslu askerler kuşatıldı ve Pazaryerinde başları kesildi. O sırada Karyalılar onlara ait gemileri Rodos’a yönelttiler. Rodoslular kendi askerlerinin zaferle döndüğünü sanarak, düşman askerlerini karşıladılar ve böylece Karyalıların kucağını düşmüş oldular.

II. Artemisia’nın ölümünden sonra Karya tahtına kardeşi İdrius geçti; ardından da karısı Ada hükümdar oldu. Dört yıl tahtta kaldıktan sonra küçük kardeşi Pixodaros tarafından Halikarnassos’u terk etmeye zorlanan Ada, hep kraliçeliğe geri dönmek istedi; bu fırsat da kısa bir süre sonra ayağına geldi. Pixodaros, ablasından aldığı yönetimi, Perslere bağlı kalmaya dikkat ederek sürdürmüş, kızını da bir Pers asilzadesiyle evlendirerek gücünü pekiştirmiş ve sonra da tahtı damadına vermişti. Oysa kaderini Perslere bağlamış olan Karya’yı yeni bir istila beklemekteydi: Küçük Asya seferine çıkmış olan Makedonya Kralı Büyük İskender, Çanakkale’den güneye doğru önüne çıkan bütün kuvvetleri yenerek ilerliyordu.

Daha sonra, Makedonyalı ünlü Büyük İskender M.Ö. 334 ‘te Halikarnas’a gelerek Karya Prensliği kraliçesi Orantabatis’e ulaştı. Bu şehir Persler (Memnon) için İskender’e Ege’de karşı çıkabilecekleri son fırsattı. Böylece Orontabatis, Yunanlı paralı askerlerden büyük bir Pers ordusu kurdu. Fakat savaşı kaybettiler kahramanca savaşmalarına rağmen İskender’in askerleri bir sene sonra kenti ele geçirmiş ve askerleri ceza olarak Mausoleum Anıt Mezar dışında her şeyi yakıp yıkmışlar ama yerli halka dokunmamışlardır. Ada ölene kadar Karya prensesi olarak bölgeyi yönetmiştir. Kraliçe Ada’nın varisleri onun kadar önemli işler yapmamışlardır.İskender’den sonra Halikarnassos bir daha eski gücünü kazanamadı. M.Ö 3’cü yüzyılda bu şehirde savaş gemileri inşa ettiren Mısır Kralı II Pitoleme ‘nin  gücü altına girdi. Roma Mısır’ı M.Ö 190 yılında fethettiğinde, Halikarnas da özgürlüğüne kavuştu. Roma İmparatorluğuna M.Ö 129 ’da bağlı ‘Küçük Asya Eyaleti’nin bir parçası olmuş ve M.S. 400 yılında, Roma’nın düşüşü ve Hıristiyanlığın yükselişiyle Halikarnas, Afrodisias Başpiskoposluğu’na bağlı olarak bir piskoposluk mıntıkasına dönüştü. Bizans’ın egemenliği altına girmesiyle devam etti. Bizans 1071 yılında Selçuklu Sultanı Alparslan’dan büyük bir darbe yiyerek Anadolu üzerindeki tüm hâkimiyetini kaybetti. I Haçlı Seferleri sonunda Bizanslılar bölgeyi tekrar hâkim olmuşsa da 13 yy. ortalarında Kayı boylarından Menteşe Beyliğine bağlanmıştır. Hemen sonra bölgenin merkezini daha güvenli olması bakımından Milas ve Beçin’e taşıdı. 1392 ‘de Sultan Beyazıt tarafından Osmanlı İmparatorluğu’na katıldı Osmanlı Devleti’nde 1402 ‘den sonra (Yıldırım Beyazıt’ın Timur’a yenilmesiyle ) taht kavgaları başlayınca Anadolu beylikleri yeniden bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.

1406 ‘yılında Saint Jean Şövalyeleri İzmir’de (Symrna) yıkılan kalelerin yerine Mehmet Çelebi’den yerine yeni toprak talep ettiler. Şövalyelere Halikarnas verildi. I Mehmet’in Osmanlıyı yeniden tek bir idare altında toplamasıyla taht kavgaları son buldu. Menteşe beyliği de bir Osmanlı sancağı konumuna getirildi. Ancak Halikarnossos hala Rodos şövalyelerin elindeydi. Akdeniz’i bir Türk gölü haline getiren Kanuni Sultan Süleyman 5 Ocak 1523 ‘de yılında düzenlediği bir seferle Rodos ve Halikarnossos’u Osmanlı topraklarına kattı. Halikarnassos, Cumhuriyetin ilanından sonra adını Bodrum olarak değiştirmiştir. Bodrum 1770 ‘de Rus donanması tarafından top ateşine tutuldu.1824 ‘deki Yunan ayaklanmasında da Türk Donanma Üssü olarak kullanıldı. I Dünya Savaşı sırasında  ‘Duplex’ adlı Fransız savaş gemisi Bodrum’u ateşe tutarak karaya yanaşmak istedi, ancak halk onları engelledi.

Osmanlı İmparatorluğu Bodrum’u İtalyanlara kaptırdı ve İtalyanlar 1919’ da burayı işgal ettiler ve Kurtuluş zaferi sırasında İtalyanlar 1922 ‘de buradan sürüldü.

Mozole – mausoleion m.ö.355 – m.s.1304

Dünyanın 7 harikasından birisi. 1650 seneye yakın ayakta kalmıştır.

Mausoleion, Kral Mausolos adına karısı ve kız kardeşi Artemisia tarafından Halikarnassos’da yaptırılmış, Dünyanın yedi harikasından biri sayılan, kolonlarıyla Yunan mimarisini, piramit şeklindeki çatısıyla da Mısır mimarisini birleştiren, oldukça büyük boyutlardaki anıtmezardır. Bu öneminden dolayı kendinden sonra gelen, aynı stildeki tüm yapılara mozole denmiştir…

Mausoleion alanı bugün açık hava müzesi olarak düzenlenmiştir. İçeri girildiğinde sağda Bodrum tipi bir ev görülmektedir. Solda görülen uzun yapı içinde Mausoleion’la ilgili kabartmalar, maket ve bazı çizimlerle yapıya ait mimari parçalar sergilenmektedir.

Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri diye tanımlanan Mausoleion’un yükseldiği yer bugün bir çukur olarak görülür. Bu çukurun ne olduğunu anlamak için öncelikle kapalı sergi salonunun gezilmesi gerekir. Taban ölçüleri 32 x 38 metre boyutlarındaki Mausoleion, bir zamanlar uzun kenarı 242,5 kısa kenarı 105 metre olan geniş bir alanın kuzeydoğu köşesinde yükselmekteydi.

Antik yazarların anlattıklarına göre Mausoleion, dört bölümden oluşmaktadır. En altta yüksek bir kaide (podyum); onun üzerinde kenarlarında onbir, kısa kenarlarında dokuz olmak üzere 36 İon sütunlu tapınak şeklinde bir bölüm vardır; onun da üzerinde 24 basamaklı piramit şekilli bir çatı ve en tepede dört atın çektiği araba içinde Mausolos ve Artemisia’nın heykelleri yer almaktadır.

Antik yazarlar yapının mimarının Pytheos olduğunu kaydetmektedir. Ayrıca Satyros’un adı da geçmektedir. Vitruvius, M.Ö. IV. yüzyılın en önemli dört heykeltraşının bu yapıda çalıştığını kaydetmiştir. Doğuda Skopas, batıda Leokhares, kuzeyde Bryaksis, güneyde Timotheos çalışmıştır. Bryaksis, Karyalı bir sanatçıdır. Diğer sanatçılar Yunanistan’dan getirilmiştir. Dört atlı arabayı Mimar Pytheos’un yaptığı söylenmektedir.Duvarların dört bir yanının zamanın en büyük ustalarının freskleriyle bezenmesi ve mozolenin bu derece muhteşem bir yapıt olmasının nedeni de bu muhteşem duvar freskleriydi.

Karya satrabı Mausolos, kendi yönetimi zamanında muhtemelen MÖ.. 355 ‘de yapıya başlamıştır. Onun ölümünden sonra (M.Ö. 353) karısı, aynı zamanda kız kardeşi Artemeisia anıtın yapımını sürdürmüş; onun da ölümünden sonra (MÖ.351) Mauzolos’un diğer kardeşleri inşaata devam etmişlerdir. Muhtemelen, inşaat M.Ö. 340’ta Piksodaros’la Ada arasındaki satraplık mücadelesi sırasında yarım bırakılmıştır.

Anıt mezar ana kayanın kesildiği yerlerden ve yeşil taşlardan anlaşılacağı üzere günümüzde görülen çukurun bulunduğu yerde yükselmekteydi.Anıtın yapımındaki yeşil taşların,eskinin Myndos antik kenti,şimdi ise Gümüşlük denilen yerleşim yerinin kuzeyinden geldiği tespit edilmiştir. Anıtı son ayakta görenlerden biri MS.. XII. yüzyılda yaşamış Piskopos Eustathios’tur. Bu tarihten sonra anıtın bir deprem sonucu 1304  yıkıldığı sanılmaktadır.Yani 1650 yıl kadar ayakta kalmıştır. 1402’de Saint Jean şövalyeleri Bodrum’a geldiklerinde anıtı yıkık olarak görmüşlerdir. Şövalyeler anıtı taş ocağı olarak kullanmışlar hemen tüm taşlarını sökerek Bodrum Kalesi’ni yapmışlardır. İlk tahribat şövalyeler tarafından 1494’te yapılmıştır. Çukurun en derin yerinde bulunan asıl mezar odası o çağda şövalyeler tarafından bulunamadığı için, yok olmaktan kurtulmuştur. 1522 yılında Saint Jean şövalyeleri kalelerini güçlendirmek istemişler ve çevrede kale yapımında kullanılmak üzere eski yapı taşları aramışlardır. Mausoleion, son tahribata bu tarihlerde uğramıştır. Kalenin güçlendirilmesinde görev alan şövalyelerden de La Touret mezar anıtının tahribini hatırasına yazmıştır. Günümüzde kiremit bir çatı altında kısmen korunmaya çalışılan 12 basamaklı merdiveni nasıl bulduklarını, mezar odasına giden koridorun iki yanındaki heykelleri ve kabartmaları nasıl önce hayranlıkla seyredip sonra da parçaladıklarını anlatmaktadır. Tam mezar odasına girecekleri zaman paydos borusunun çaldığını; asıl odaya girmeden kaleye döndüklerini, ertesi gün geldiklerinde ise mezar odasının açıldığını, her yerde parçalanmış halde kıymetli kumaşlar ve altın ziynet eşyaları gördüklerini yazmıştır.Bugün mezar odasının girişini kapatan iki tonluk dikdörtgen bloklardan biri koridorun içinde görülmektedir. İngiliz araştırmacı Newton 1856-1857 yıllarında burada yaptığı kazı sırasında taş bloğu orijinal yerine götürmüştür. Kazı sırasında bulduğu kabartmaları, Mausolos ve Artemisia’nın heykellerini, dört atlı arabanın parçalarını British Museum’a götürmüştür.

Daha önce Lord Stratford Canning (Türkiye’de bulunan İngiltere Büyükelçisi), 1846 yılında Padişah Abdülmecit’ten aldığı izinle Bodrum Kalesi’nin duvarlarında görülen Mausoleion kabartmalarını da Londra’ya götürmüştür. Bugün yarı kapalı sergi salonunda,geçen yüzyıl buradan götürülen kabartmaların ne yazık ki alçı kopyaları sergilenmektedir.

Çukurun güneyinde bulunan ana kaya içine oyulmuş merdivenler burada Mausoleion’dan önce mevcut olan başka bir mezar anıtına aittir. Mausoleion’un yapımı sırasında burası kesilerek örtülmüştür. Ana kaya çok yumuşaktır, yer yer dökülmektedir. Merdivenin dibinde sağda görülen kapı ana kaya içine oyulmuş bir koridora açılmakta koridorun sonunda Arkaik Devre ait (M.Ö. VI. yüzyıl) bir mezar odası bulunmaktadır. Kapı girişinde ve merdiven duvarlarında görülen oyuklar adak yerleridir. Kapının sonunda dipte görülen kanallar “galeri” diye adlandırılmakta, dolan suların boşaltılması için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu galeri de Mausoleion’dan önceye aittir. Koridorun sonunda, solda büyük bir mezar odasına açılmaktadır. Bu oda ana kaya oyulmak suretiyle yapılmıştır. Mausoleion’a bakan yönünde de bir pencere bulunmaktadır. Bu mezar odasının yanında daha önce Newton tarafından açılan bir başka mezar odası varsa da, bu oda Danimarkalıların yaptığı kazı sırasında açılmamıştır. Pencere diye adlandırılan bölümün altında anıtı çevreleyen galerinin devamı görülmektedir. Bacalar yapım kolaylığı sağlamak için açılmıştır. Bacaların bir kısmı kazı alanında görüleceği gibi kuyulara dönüştürülmüştür. Çukurun güneyinde görülen dikdörtgen taş bloklardan yapılmış ayakların neye yaradığı anlaşılamamıştır. Asıl mezar odasına giren merdivenler Newton’un anlattığı gibi ana kaya içine oyulmuş basamaklar değildir. Bu basamakların bir kısmı kesme taşlardan yapılmıştır.

Danimarkalıların yaptığı kazı sırasında merdivenlerin dibinde Newton tarafından kazılmamış alanda boğa, koyun, keçi, horoz ve kumru kemikleri bulunmuştur. Bunlar tören sırasında kurban edilen hayvanların kemikleridir. Mausolos’un öbür dünyada yararlanması için konulmuştur. Burada görülen kanal Mausoleion mezar anıtına aittir.

Açık hava müzesinin doğu bahçe duvarının sağ köşesine yakın bir yerde bulunan kapıdan dışarı çıkıldığında Mausoleion mezar anıtının kutsal alanı çevreleyen peribolos duvarının bir kısmı görülmektedir.

Müze binası kapalı ve yarı açık olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Kapalı bölümündeki topografik harita ve Mausoleion maketi burayı gezenlere yapıyı ve şehri daha iyi bir şekilde tanıtmaktadır.

Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi ve Kale

Bodrum kalesi ilk çağda “Zephyra” ismi ile bilinen bir ada olup MS.1.yy.da kara ile birleşen yarımada üzerine San Jean Şövalyeleri tarafından – 1261-1269 yılları arasında Menteşe Beyliği’ne bağlı denizciler tarafından inşa edilen – bir Türk kalesi üzerine yapılmıştır. 1402 yılında yapılan Ankara Savaşı’ndan sonra San Jean Şövalyeleri, Mehmet Çelebi’den İzmir’de yıkılan kalelerine karşılık yeni bir kale yapmak üzere yer istemişlerdir. Mehmet Çelebi’de Bodrum ‘da kale yapma iznini San Jean şövalyelerine vermiştir.Avrupa’nın en önemli devletleri San Jean Şövalyeleri örgütü adı altında, kaleyi 1406 yılında inşaa etmeye başlamışlardır. İnşaat 1522 yılı sonuna kadar aralıklarla sürdürülmüştür. Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan ve İspanyol kuleleri bulunmaktadır.

5 Ocak 1523’de Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos seferi sonrasında Bodrum Kalesi Osmanlıların eline geçmiştir. II.Abdülhamit zamanında 1895 yılında hapishane olarak kullanılmaya başlamıştır. 26 Mayıs 1915 yılında, İngiliz ve Fransız zırhlıların bombardımanından sonra terk edilmiştir. 1963 yılında Müze Müdürlüğü olmuş, 6 Kasım 1964’de de ilk sergi salonu açılmıştır.

Bodrum Kalesi kareye yakın planlıdır. Yaklaşık 30.000 metrekaredir. 180 x 185 m. ölçülerindedir. 249 adet arma bulunmaktadır.En yüksek yeri deniz seviyesinden 47.5 m. yükseklikteki Fransız kulesidir. Kaleye kuzeybatı köşesindeki ilk kapıdan geçilerek girilir. İç kaleye kadar 7 kapı vardır. Kalenin kuzey ve batı yüzü çift duvarlıdır. Kuzey ve batı hendekleri şövalyeler döneminde asma köprü ile aşılmaktaydı. Kalenin batı tarafındaki kalın duvarlı çatısı eğimli büyük yapı top korunağıdır. Bodrum kalesinin tüm kuleleri ve çeşitli mekanları sergi salonlarına dönüştürülmüştür.

Bodrum Antik Tiyatrosu

Bodrum antik tiyatrosu, tarihten günümüze kalmış ,1976-85 seneleri arasında toprak altından çıkarılmış, daha sonra 2002 haziranından 2003 yılının haziranına kadar Türkcell-Ericson tarafından restore edilerek günümüze kazandırılmış Türkiye’nin en eski tiyatrolarından biridir.Tiyatro Göktepe denilen tepeye yaslanmış tarihi bir yapıdır.Bodrum antik tiyatrosu 3 kısımdan meydana gelmiştir.

1.Sahne (Skene)

Tiyatronun güney kısmında yer alır. At nalı biçimindeki oturma bölümünün açık kismini kapatacak biçimde inşa edilmiştir. Dikdörtgen bir yapıdır. İki katli bir yapı olduğu ve orkestraya bakan kısmında bir sahne önü podyumu olduğu izlenebilmektedir. Bu bölümün arka tarafındaki duvar üzerinde oynanacak oyuna göre değişen portatif dekor levhalarının asıldığı oyuklar görülebilmektedir. Sahne yapısındaki kapılar oyunda yer alan oyuncuların ve protokolün kullandığı kapılardır. Sahne binası ile oturma bölümü arasında yer alan paradokslar, yani girişler izleyicilerin giriş ve çıkışlarına ayrılmıştır.

2.Orkestra (yarım daire)

Tiyatronun ortasında yer almaktadır ve oturma sıraları bölümüne uygun olarak yarim daireden daha büyük bir biçimde yapılmıştır. Antik çağda oynanan oyunları söylediği şarkılarla ve bir çeşit koreografi ile destekleyen koro orkestrada yer almaktaydı. Ortada oturma sıralarının hemen önünde yer alan sunak, Anadolu da ortaya çıkmış bir tanrı olan Dionysos’a yapılan sunular için konulmuştur. Roma çağının sonlarına doğru bu tip tiyatrolarda gladyatör dövüşleri ve vahşi hayvan dövüşleri yapılmıştır. Burada da seyircileri dövüşçülerden ayıran korkuluk levha kalıntılarını görmek olasıdır.

3.Cavea (seyirci oturma yeri)

Oturma kademeleri ana kayaya at nalı seklinde oyularak biçimlendirilmiş ve üzeri mermerle kaplanmıştır. Oturma sıraları ortadan yatay olarak geçen bir yolla enine ikiye ayrılmıştır. Alt bölüm sağlam bir biçimde günümüze kadar gelmiştir. Üst bölüm ise doğa ve insanların yaptığı tahribat nedeniyle harap bir durumdadır. Oturma sıraları ayrıca dikine 11 merdivenle 12 bölüme ayrılmaktadır. Bu yatay ve dikey geçişler tiyatronun dolup boşalmasında kolaylıklar sağlamak üzere yapılmıştır. Eldeki verilere göre alt bölümde 30, üst bölümde 25 olmak üzere toplam 55 sıra bulunmaktadır. Bu özelliği nedeniyle tiyatronun 12000-13000 kişi kapasiteli olduğu düşünülebilir. Oturma bölümünün yarim daireden büyük olması erken çağlara tarihlendirilebilen bir yapı olmasını desteklemektedir.

Bu tiyatronun ilk inşa tarihi Mausolos’un yaşadığı 4.yy. a gitmektedir. Oturma yerleri yumuşak kaya taşından oluşmuş, diazoma adı verilen bölümle de ikiye bölünmüştür.Bazı oturma yerlerinde isimler taşların üzerine kazınmıştır.Kimi oturma yerlerinde yuvarlak ve kare şeklinde delikler vardır. Büyük olasılıkla güneşten korunmak için güneş şemsiyesini sabitlemek için kullanılmıştır.Üst sıralarda bulunan küçük kanallar yağmur suyunun oralardan akmasını sağlıyordu.

Bu tiyatroda 2003 yılından itibaren yaz aylarında, özellikle temmuz-ağustos da konserler yapılmaktadır.

Şuan ki haliyle normalde 8.000 kişilik kapasitesi olmasına rağmen sadece bir kısmı restore edildiği için yazın yapılan konserlerde 3.150 -3.200 kişi , çok kalabalık olduğu zaman en çok 3.500 kişi biletli olarak tiyatroda yer bulabilmektedir.

Myndos Kapısı

Antik Halikarnassos şehir surlarının en anlamlı yeri,şehre batıdan girişi olanaklı kılan ve yarımadadaki Myndos antik şehrine baktığından dolayı Mindos Kapısı adı verilen batı şehir kapısıdır. Gümbet yolu üzerinde, mezarlığın hemen yanı başında ayakta duran Mindos Kapısı,MÖ.4 yy.da 24 yıl krallık yapmış olan Mausolos(MÖ.377-354) zamanında şehir surlarıyla birlikte planlanarak yapılmıştır.Daha önceleri Mylasa/Milas Karya bölgesinin başkenti idi.Mausolos Milas’ın yerinin başkent olarak ve strateji bakımından iyi olmadığının farkına varmasından sonra Halikarnassos kentini başkent yapmış,şehirde imar faaliyetlerine girişerek şehrin etrafını surlarla çevirttirmiş ve kentin batı-doğu istikametinde uzanan anayolun her iki tarafına ana kapılar yaptırmıştır.Milas kapısı ve Mindos kapısı.Milas kapısından geriye bir şey kalmamış, Mindos kapısı ise tarihe direnebilmiştir.2000 senesinde biten restorasyonlarda ziyarete açılmıştır.Kapının şehrin dış kısmına bakan yerinde girişi B.İskender’in akınlarına karşı koymak için kazılmış olan kanal ve etrafında, şimdi orada bulunan otelin havuzun etrafında, Helenistik ve Roma dönemlerine ait birçok mezar bulunmuştur.

Değirmenler

Bodrum değirmenlerinin özellikleri:

Tamamen taş ve balçık ile yapılan yel değirmenlerinin başlıca malzemeleri, tahta ve çok nadiren demir olmuş. 4-8 m. yükseklikleri ,5- 9 m. çapları ve 2-4 m. yarı çaplı kanatları ile değirmenler yarımadanın 16 tepesine kurulmuş durumdadır. Çoğu değirmen ustaları tarafından yapılmıştır. Yapımları 200-400 yıla kadar ulaşan ve halen ayakta duran değirmenlerin sayısı yaklaşık 80 olarak biliniyor. Eşek ve kağnılarla yel değirmenlerine getirilen un ve buğday burada öğütülür, değirmenci öğütülen ürünün karşılığında yüzde onunu alırdı. 700-800 yıl öncede değirmenlerin bölgede kullanıldığı biliniyor, ancak ayakta olan yok.

Değirmenler hakkında bilgi:

İnsanoğlunun ilk teknolojik aşamayı öğütme teknolojisinde gösterdiğini arkeolojik bulgulara dayanarak söylemek mümkündür. En eski tahıl öğütme vasıtaları öğütme taşı ve eyer taşıdır. Bunların günümüzdeki uzantıları, bulgur ve aşurelik buğday dövmede kullanılan dibek taşlarıdır. Bunu dairesel dönme hareketine sahip taş el değirmenleri izlemiştir. Daha sonraları Pompei Değirmeni denilen taş değirmenleri kullanılmaya başlanmıştır. İlk çağın ünlü coğrafyacısı Strabon‘un yazıtlarına göre Roma ve Yunanlılardan önce tarihte bilenen ilk su değirmeni M.Ö. 1. yüzyılın sonlarında Anadolu‘nun kuzey kesimindeki (Karadeniz Bölğesi) Kabeira‘da (Niksar-Tokat yakınları) Lycus (Kelkit) nehri üzerinde Mithridates (Pontus) Krallığınca inşa edilmiş oradan Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yayılmıştır. Su ve rüzgarın teknolojik alanda enerji gücü olarak kullanılmaya başlanmasının ilk örnekleri tahılların öğütülmesinde, un değirmenciliğinde olmuştur. Değirmenler insan gücü yerine başka enerji gücü kullanımının ilk örnekleridir. Ortaçağda su ve rüzgarın gücü mekanik dişliler ile dizginlenmiş ve ilk endüstriyel devrim gerçekleştirilmiştir. Bu endüstriyel devrimin öncüleri e değirmenciler olmuştur. Ortaçağ İslam dünyasındaki teknolojik ilerlemeler değirmenciliği motive etmiş, Haçlı Seferleri sonrasında 12-13. yy. arasında Avrupa‘da değirmenciliğe bağlı olarak bir endüstriyel devrim yaşanmış daha sonra rüzgar gücü ile değirmenlerin kullanımı Anadolu’da yaygınlaşmıştır.

Karia bölgesi ve Karyalılar-Lelegler

 

Karya Bölgesi

Günümüzde Aydın ve Muğla illerinin büyük bölümü ile Denizli’nin batı ucunu kapsar. Kuzeyini Büyük Menderes (Meander) Nehri, doğusunu Dalaman (Indos) Çayı sınırlar. Batısı ve güneyi Ege denizidir. Bölge adını Anadolu’nun yerli halkı Karlar’dan alır.

Karyalılar

Karlar II. Binde Hitit ve Mısır metinlerinde, KARŞİKA yada KARAKİŞA olarak anılırlar. I. Bin yılda Pers kayıtlarında KARKA adıyla geçerler. Herodotos, Karlar’ın Anadolu’nun yerli halkı olduklarını, Mysia ve Lydyalı’larla kardeş olduklarını iddia ettiklerini aktarır. Karca henüz  çözülememiştir. Troia savaşında diğer Anadolu halkları gibi Priamos’un yanında savaştılar. Sorguçlu miğferi, omuza asılabilen tutamaklı kalkanı, kalkanların dış yüzeylerini resimlerle süslemeyi ilk kullananlar Karialı’lardır. Mısır ordularında paralı asker olarak çalışmışlardır. Adları, 591’deki Nubya seferine katılmalarından ötürü, EBU SİMBEL Tapınağı duvarlarına kazınmıştır. Karia’da Lelegler’de yaşıyorlardı. Homeros’a göre Lelelegler önceden Kralları Altes önderliğinde Troas’da Pedassos kentinde oturuyorlardı. Troia savaşından sonra Karia’ya yerleştiler. Halikarnasos yakınlarında sekiz kent kurmuşlardır. Bunlardan birine Pedesa adını verdiler Lelegler’den geriye evler, duvarlar, mezarlar kalmıştır. Yazıt ve anıt günümüze gelmemiştir. Peloponnesos yarımadasından IX.yy. da gelen Dorlar Datça ve Bodrum yarımadasına yerleştiler. Zamanla yerli halka karışıp kaynaştılar. Dorlar yerli halkın direnişine rağmen DOR HEKSAPOLIS’i adı verilen dini ağırlıklı bir birlik oluşturdular. Birliğe üye olan kentler; Halikarnasos, Knidos, Kos ( İstanköy adası ), ve Rodos adası kentleri ( Lindos, Ialysos, Kamiros) Üyeler Knidos’da bulunan TRİOPİA APOLLON onuruna yapılan DORIEIA denilen şenliklere katılırlardı. Bu şenliklerde Apollon onuruna oyunlar düzenlenir, kazananlara üç ayaklı tunç kazanlar armağan edilirdi. Karialılar’ın ortak kutsal alanı Mylasa’daki ZEUS KARIOS Tapınağıydı. Karia’da kadınla erkek aynı sofraya oturmazlardı.

St. Paul tarafından ziyaret edilmeyen Karia’da Hırıstiyanlık, İmparator Constantinus’un resmi din olarak kabul edilişine kadar gelişmemiştir. Erken kiliseleri en uç kentleri olan Laodikeia ve Kolossai’de bulunur. Alabanda yöresinde bitki ilaçlamasında kullanılan bir tür kükürt çıkarılıyordu. Karia Zeytinyağı Atina’ya, balı Mısır’a, Kaunos kuru incirleri, Mısır ve İtalya’ya, Knidos şarapları, Yunanistan’dan Mısır’a kadar ihraç ediliyordu. Knidos soğanıyla, Kaunos ahtapotuyla meşhurdu. Meremeri levhalar halinde kesme yöntemini Karialı’lar bulmuştur. Iasos’un meşhur kırmızı-pembe damarlı mermerleri İstanbul’daki Ayasofya’da ve Ravenna’daki San Vitale’nin yapımlarında kullanılmıştı.

Karyalılar coğrafyalarına uygun olarak hem anakarada, hem Adalar’da, hem de denizaşırı ülkelerde yaşamış, yapılı, savaşçı bir halktı. İyi asker, korkusuz denizci ve savaş yeteneği gelişmiş korsanlar olarak tanınırlardı. Tarihte bilinen ilk paralı askerlerdir. Antik Mısır kaynakları Mısır’a görev yapmak için gelen Karyalıları İonlarla birlikte “denizden gelen tunçtan adamlar” diye tarif eder. Karyalıların paralı asker olarak çalışmaları, Yunan literatüründe “tehlikeye Karları sürmek (ölümü komşu evine salmak)” sözüyle dile getirilir. Helenleri “Lidyalılar fenadır, Mısırlılar daha fena, Karyalılar ise bunlardan da fenadır” diyecek kadar usandırmışlardır.

Keşfettikleri ve kullandıkları ibikli miğferden ve belki de dövüş sanatındaki ustalıklarından dolayı Karyalılar Antik Çağ’da “horoz” takma adıyla da anılırdı. Strabon’a göre Karia kelimesinin kökü sorguçlu miğfer anlamına da gelen “Karka” kelimesinden gelir ve eski Pers kaynakları sorguçlu miğfer giyen Karyalılardan “horoz” olarak bahseder.

Bugün mavi yolculuklarda keyifle bindiğimiz tirandiller, guletler, yani Bodrum ve yöresinde çok gelişmiş olan geleneksel ahşap tekne yapımcılığı, aslında Karya gemi inşa tekniğinin bu günlere uzantısıdır. Zira Karyalılar antik çağda, tüm savaşçı karakterlerine karşın, herhangi bir devletin boyunduruğu altına girdiğinde, vergi yerine savaş gemisi ve savaşçı veren bir kavim olarak tanınırlardı.

Güneybatı Anadolu’nun yerleşik ilk halklarından biri olan Karyalılar, Anadolu’nun küçük uygarlıklarından biridir. Ancak Karlar güçlü, dirençli, gözüpek ve hep bağımsız olmaya çalışan karekterleri ile bugünkü Anadolu insanının geçmişteki uzantısı gibidir.

Lelegler

Antik çağlarda Ege’de “Karia” olarak adlandırılan bölge, Bodrum Yarımadası dahil, kabaca günümüzdeki Muğla ilini içine alan bir bölgeydi. Batı Anadolu’da eski Yunanlılardan önce “Mis”ler, “Leleg”ler ve “Kar”lar oturuyorlardı. Misler Anadolu’nun kuzeybatısında, Karlar güneybatıda, Lelegler de Bodrum Yarımadası’nda yaşıyorlardı. Eski Yunan kaynaklarına göre bu iki halk, (Karlar ve Lelegler), Pelasg’larla birlikte Ege’nin en eski halkıydı. Daha sonraları Karia’nın kuzey kıyılarını İyonlar, güney kıyılarını da Dorlar ele geçirmişlerdi.

Lelegler çok eski bir dönemde yaşadıkları için bunlar hakkındaki tüm veriler antik yazar ve tarihçilerin verdiği bilgilere dayanıyor. Günümüz kazılarında her ne kadar Miken ağırlıklı seramikler çıkıyorsa da, kimi uzmanlar Miletos’un da Lelegler tarafından kurulduğunu savunuyor. Bütün bunların yanında Lelegler’i ilginç yapan en önemli konu, kireçsiz ve harçsız yapılarının tüm izlerinin binlerce yıl sonra bile hala izlerinin sürülebiliyor olması

Lelegler hakkında ilk ve temel bilgileri veren Herodrot “Şu üç şeyi onlar bulmuşlar ve Yunanlılar da onlardan almışlardır” deyip başlıyor anlatmaya… “Savaş başlığının üzerine konan sorguç, kalkan üzerine işaretler kazımak bize onlardan geçmiştir. Kalkanı tutmak için kulp yapmak da yine onların buluşudur. O zamana kadar kalkan elle kulpundan tutulmaz, boyundan geçirilen bir kayışla sol omuz üstüne alınır ve böyle kullanılırdı…”

Lelegler’in yanmada üzerinde çok sayıda yerleşmeleri vardı. Günümüzde, Bodrum Yarımadasının en batı ucunda bulunan Gümüşlük, bir zamanlar “Eski Myndos” adıyla anılan bir Leleg yerleşim yeriydi. Ancak, yapılarında harç kullanmadıkları için zaman içinde hemen tamamı yerle bir oldu. Sadece yarımada üzerinde bugün Lelegler’e ait dokuz büyük yerleşme kalıntısı bulunuyor. M.Ö. 1500 ile M.Ö. 400 yıllarına kadar varlıklarını sürdüren bu toplumun bölgede kurdukları kentlerin adlan şöyleydi: Eski Myndos’tan başlamak üzere, yarımada üzerinde “Termera”, “Uranium”, “Telmissos”, “Madnasa”, “Side” ve “Pedasa”… Yarımadanın ya da bir başka deyişle, Bodrum’un (Halikarnassos) batısında da iki büyük kent kalıntısından da söz etmek mümkün… Bunlar da “Syangela” ile “Thiangela” adındaki kale kentler..

Gümüşlük limanının önünde bulunan ve kenti doğal kale gibi örten küçük yarımadanın üzerindeki uzun sur kalıntısı arkeologlarca “Leleg Suru” olarak tanınıyor. Yerine göre yaklaşık 1–3 m. eninde ve 200 m. uzunluğundaki bu surun günümüzde çok az temel kalıntısı görülebiliyor. Yöreyi ayrıntılı bir biçimde araştıran George Bean’e bile, “Yarımadayı böylesine ikiye bölmenin anlamı neydi?” diye sordurtan bu dev duvarın, 3.500–4.000 yıl önce Lelegler tarafından, bugün bile sorun olan Kardak dahil tüm diğer Yunan Adaları’ndan gelecek bir tehlikeye karşı yapıldığına hiç kuşku yok…

Leleg mimarisiyle ilgili bir diğer ilgi çekici nokta da, tüm yerleşmelerin dağların en yüksek doruklarında kurulmuş olmaları ve bu yapıların genel planlarındaki ortak yöndü. Günümüzde ıssız ve uzak ören yerleri olarak bilinen bu yerleşim alanlarının tepe doruklarındaki konumlan, denizi ve çevre adalarını gözetlemede çok stratejik bir öneme sahipti. Kıyıları gözetleyen tüm Leleg kent ve kasabaları dumanla haberleşiyordu. Bugün kimi yaşlı yöre insanının yakın zamanlarda bile bu tepelerden dumanla haberleşildiğini hatırlaması, bu geleneğin binlerce yıldan günümüze aktarıldığını kanıtlıyor.

Pedesa

PEDASA: Leleg kentleri içerisinde ulaşılması kolay olan yerleşim yerlerinden birisi Pedasa antik kentidir. Karialıların Persleri yenilgiye uğratmış oldukları Pedasa kentinin yeri için daha önceden, Judeich tarafından Etrim önerilmiştir. Ancak daha sonra Karacahisar olduğu öne sürülmekle birlikte Paton ve Myres tarafından yapılan çalışmalardan itibaren,  Atina Vergi Listelerinin de yardımıyla Bean, Cook ve Radt kentin Bodrum’un yanı başındaki Gökçeler’ de yer almakta olduğunu tespit etmişlerdir. Ayrıca 2. km ötede yer alan Bitez Köyü’ nün isminin de Pedasa’ nın yansıması olarak günümüze ulaşmış olduğu düşünülmektedir . Pedasa’nın M.Ö. 6.-5. yy.lar içerisinde oldukça söz edilen bir kent olduğu görülmektedir. Herodotos’un aktardığına göre Persler M.Ö. 546 yılında Sardeis’i ele geçirdikten sonra Harpagos yönetimindeki bir orduyu Karia üzerine göndermişler ve sadece Pedasa kentinde direnç ile karşılaşmıştır. M.Ö. 499 yılından sonra İonia ihtilaline katılan Karialıları cezalandırmak için Daurises komutasında sefere çıkan Pers ordusu Labraunda’ da Karialıları bozguna uğratmış olmalarına karşın, Pedasa yolunda pusuya düşürülmüşlerdir. M.Ö.494 yılında Miletos’u ele geçirdikten sonra zorluk çıkaran Pedasalıl arın bir bölümünü yeni kurulan bir kente yerleştirmişler ve bu kent de Pedasa adını almıştır. Kentte, Maussollos zamanından sonrada da yerleşime devam edilmiş olduğunu gösterebilecek verileri göremiyoruz. Pedasa kentinde yer alan Athena tapınağı ile ilgili ilginç bir öykü anlatılmaktadır. Yine Herodotos tarafından aktarıldığına göre Pedasalıların başına kötü bir şey gelecek olursa Athena rahibesinin sakalı uzamaktadır ve bu olay kentin tarihinde üç kez gerçekleşmiştir.

Athena tapınağının ele geçen bir yazıt yardımıyla, Gökçeler kalesinin batı ucundan Bitez’e uzanan vadide yer almakta olduğu önerilmişti . Biz bugün artık bu tapınağın yeri konusunda daha çok şey biliyoruz. Kente girişte akropolisin batı alt yamacında yerleşik dikdörtgen planlı, bosajlı düzgün kesme taşlardan oluşturulmuş yapı kalıntısı büyük olasılıkla bir tapınağa aittir. Kalıtının batı duvarı önünde yatık duran monolit sütün yapının önde sütunlar ile donatıldığını göstermektedir.  Pedasa’nın belki de tek ve en önemli bu Tapınağının yakınında 2002 yılında saptadığımız bir kaçak kazı çukuru bu alanın bir tapınak bothrosu (çöplük) olduğunu göstermiştir. Kazı çukurunun çevresine atılmış kırık terrakotta parçalarının birleştirilmesi sonucu gördüğümüz ve olasılıkla Athena’ya ait baş M.Ö Geç Arkaik –Erken Klasik Çağ tarihi ile Tapınağın tarihi için de bize ışık tutmaktadır. Bu Pedasa’nın aşağı kentindeki önemli yapısının tasarı ancak kazı çalışmalarından sonra anlaşılabilecektir. Gökçeler’de iyi korunaklı yüksek bir tepede ise akropol yer alır. Tepeyi kuşatan bir iç sur ve eğimin az olduğu güney yöne doğru ilerleyen kulelerle sağlamlaştırılmış bir diş surdan oluşur. Yerleşim bir Leleg kasabasının tüm özelliklerini yansıtmaktadır. Yaklaşık 200 m. uzunluğundaki ana sur düzensiz bir taş işçiliği ile ve aralara  oldukça küçük taşlar eklenerek örülmüştür. Duvar kalınlığı 1.75–1.50 m arasında değişmektedir. Ana surun özellikle güney ve kuzey bölümünde sur duvarı ile dik birleşen yan duvarlara sahip yan yana sıralanan çok sayıda ve yan yana sıralanan oda grupları yer almaktadır. Boyutları 4 x 5m. ya da daha küçük olan bu odalar ortak duvarlara sahiptirler ve öne bir kapı ile açılırlar. Mekânların önünde ise dar ve uzun sokakların oluştuğu görülmüştür. Bu tür bir yerleşim tasarının Leleg’lere özgü olduğunu söyleyebiliriz.

Pedasa akropolisinin merkezine yakın alanda doğal kaya kütlesi üzerinde ise Kalenin en önemli yapısı yerleşiktir. 7×13 m. boyundaki in antis tasarlı olan bu yapı bir tapınak ya da büyük olasılıkla bir yönetici binası olmalıdır. Kalenin ana girişi batı yanda yer alan bugün büyük ölçüde tahrip edilmiş olan 2.50 m. genişliğindeki bir geçitle sağlanmaktadır. Güney yanda da, üzeri düz bir blokla kapatılmış daha küçük bir giriş vardır. Tepenin aynı zamanda en yüksek noktası da olan İç surun güney-doğu ucuna bugün büyük  ölçüde tahrip edilmiş olan büyük bir gözetleme kulesi kondurulmuştur. Kalenin doğu ve güney bölümünde kuru moloz taştan örülme, kalın duvarlardan oluşan büyük bir dış sur bulunmaktadır. Yüzeylerinde çok daha düzenli bir taş işçiliği gösteren ve işlenmiş uzun bloklar ile inşa edilmiş dış sur kulelerle desteklenmiştir. Pedasa akropolisinde yaptığımız yüzey araştırmalarında bulduğumuz çanak çömlek parçaları bize kalenin M.Ö.6. yüzyıl ve daha eski tarihli olduğunu göstermiştir.

Pedasa’nın tüm Leleg yerleşmeleri içinde en önemli yanı çok geniş bir territorium’a sahip olmasıdır. Kuzey-güney yönünde Konacık sırtlarından başlayıp Torba limanına dek uzayan geniş bir alan eski çağdaki kentin yayılma alanıydı. Bu geniş alanda Yuvarlak Yerleşme yerleri, çiftlik binaları, tarım terasları ve özellikle de farklı türlerdeki mezarlar en geniş alanı kapsarlar. Bunlardan kentin güney ve güney doğusundaki sırtlarda Leleg kentlerinin geleneksel mezar  tipi olarak kabul edilen oda-tümülüsler sayısal çokluklarının ötesinde boyut ve mimarilerinin görkemli yapılarıyla da en önemlileri olarak ilgi çekerler. Çapları yer yer 20 m. kadar ulaşan yuvarlak planlı bu mezarlar dışta yuvarlak bir çevirme ve bunun sınırladığı alanda genellikle boyutları 4 x 4 m. veya daha küçük üzeri yalancı tonozla kapatılan mezar odasından oluşur. Mezar odasına diş duvardan bağlanan dar bir geçit ile (dromos) ile ulaşılır. Çoğu yağmalanmış mezarların içi bugün boştur. Ancak araştırmalarımız bu mezarlardaki gömü olayının doğrudan pişmiş toprak lahitlere yapıldığını göstermiştir. Mezar buluntularının bizim için en ilginç yanı ithal ve lokal üretim malzemenin bir arada bulunmuş olmasıdır. Son yıllarda yaptığımız araştırmalarda Sivriçam tepesinin doğu ve güneyindeki eski ormanlık alanlarda da benzer çok sayıda  tümülüs mezar saptanmıştır. Mezarlarda ele geçen malzeme bunların M.Ö. 700 veya daha önceki bir dönemden itibaren kullanımda olduklarını göstermektedir.

Sivriçam Tepesinde Bodrum Müzesi ile ortak yürüttüğümüz bir kurtarma kazısında temizlik sonucu ele geçen malzeme bizi şaşırtıcı derecede erkene; M.Ö geç 2. bin yıla kadar götürmüştür. Aile mezarı özelliğindeki bu mezarlar en az birkaç kuşak kesintisiz kullanılmıştır. Pedasa’nın farklı tiplerdeki zengin mezarlarla dolu en ilginç bir nekropol (mezarlık) alanı ise 2002 yılındaki orman yangınıyla açığa çıkmıştır. Güney nekropolu adı verdiğimiz bu alan Konacık yerleşmesinin hemen kuzeyinde başlar ve doğuda Sivriçam Tepesi yamaçlarına dek devam eder. Uzunlukları zaman zaman 20 m.yi bulan ve içlerine taş örgü sandık mezarların inşa edildiği platformlar altta ana kaya üzerine oturtulmuştur. Arada yer yer yuvarlak tümülüslerin de görüldüğü bu alanlarda normal gömünün yanı sıra yakma gömüler de tarafımızdan saptanmıştır. Kentin kuzeydoğusundaki vadide ise compound tümülüsler ve geniş yuvarlak çevirmeler tespit edilmiştir . Bunlar Pedasa’nın değil tüm Leleg yerleşmelerinin en görkemli kalıntıları olarak gösterilebilir.

Prof. Dr. Adnan Diler

Myndos

Topografik Yapı:

Muğla İli, Bodrum İlçesi, Gümüşlük Beldesi sınırları içerisinde kalan ve antik coğrafyada Karia kentlerinden birisi olan Myndos (Kelime anlamı ; ana tanrıçaya tapınma ), Strabon’un da tanımladığı gibi, Halikarnassos’un hemen yakınında, Kos’un Scandaria Burnu’nun karşısında, Termerium Burnu üzerinde yer almaktadır. Gümüşlük batı uzantısı yüksek bir yarımadadır ve bağlantıyı sağlayan dar boğaz, Knidos’ta olduğu gibi, muhtemelen erken dönemlerde bir koridorla birbirinden ayrılmaktadır. Myndos’u Halikarnassos’a bağlayan alanda tepelerin arasında pek çok zengin ve verimli vadiler, bu vadilerdeki karşılıklı bayırlarda rüzgar değirmenleri ve yerleşimlerin olduğu tali alanlar bulunmaktadır. Bu araziler kara bağların, diğer bir ifade ile siyah üzümün memleketi olarak bilinmektedir

Tarihçesi :

İ.Ö. 2. binde Minos Krallığı’nın egemenliği altında olmak üzere Pelasglar ile birlikte adalarda yaşayan Lelegler, Karia kıyılarına çıkarak ilk sahiplerini buralardan uzaklaştırıp, kendi kentlerini kurmuşlardır. Böylece Myndos, Lelegler tarafından Karia Bölgesi’nde kurulan sekiz kentten birisi olmuştur. Strabon göre diğer yedisi Leleg kenti; Termera, Side, Madnasa, Padasa, Uranium, Telmessos ve Theangela/ Syangela’dır. Yine Strabon’a göre, Karia Satrabı Mausolos İ.Ö. 4. yüzyılda sekiz kentten altısını boşaltarak, buralarda yaşayan insanları Halikarnassos’a yerleşmeleri konusunda baskı uygulamıştır. Ancak Myndos’a dokunulmayarak, kent kıyıya doğru, yani şimdi Gümüşlük Beldesi’nin bulunduğu alana taşınmıştır. Eski kent ise daha sonra Palaimindos olarak anılmıştır. Mausolos tarafından yeniden inşa ettirilen kent, Yunan şehircilik anlayışına uygun bir şekilde planlanmış ve yerleşim alanının tamamı sur içerisine alınmıştır. Günümüze kadar gelen kent dokusu Mausolos tarafından kurulan kente aittir. Ancak Roma imparatorluk çağında da büyük eklemeler söz konusudur. Herodot yaklaşık İ.Ö. 500 yılında kentin Aristogoras’ın donanmasına bir gemi verdiğinden, Attik-Delos Deniz Birliği’nin ilk üyelerinden birisi olduğundan bahsetmekte ve Birliğe 12 talent vergi ödemek zorunda olduğundan söz etmektedir. Bu ağır vergi yüzünden bu dönemde şehrin oldukça küçüldüğü bilinmektedir. İ.Ö. 334’de B. İskender Myndos’u kuşatmış, fakat alamayınca Halikarnassos’a yönelmiştir. Daha sonra B. İskender’in komutanlarından Ptolemaios ile Asandros İ.Ö. 333’de Satrap Orontobates’i yenilgiye uğratarak Myndos ile birlikte bütün Karia Bölgesi’nde hakimiyet sağlamışlardır. B. İskender’in imparatorluğunun parçalanmasından sonra, Mısır’da bulunan Ptolemaios Krallığını kurması üzerine Myndos Ptolemaioslar Hanedanlığı’nın idaresine girmiştir (İ.Ö. 308-275). Sonrasında ise Myndos’un Lysimakhos Hanedanlığı’nın idaresine girdiği görülmektedir. İ.Ö. 201 ‘de Lade Deniz Savaşı’nda Rhodos donanması Myndos Limanına sığınmıştır. İ.Ö. 197’de ise kenti Rhodos koruması altında görmekteyiz. İ.Ö. 196 yılında Suriye Kralı Antiokhos’a karşı Rhodos’la işbirliği yaparak bağımsız olmuştur. Bu tarihte şehir ilk kez kendi şehir sikkelerini darp etmiştir. Daha sonra Pergamon Krallığı idaresine giren kent, İ.Ö. 133’de Pergamon’un son kralı III. Attalos’un ölümü üzerine bıraktığı vasiyetname ile Roma’ya bırakılmış. Böylece imparatorluğun Küçük Asya kentleri arasında yer almıştır. İ.Ö. 44 yılında Caesar’ın öldürülmesinden sonra Brutus ve Cassius Roma Cumhuriyeti adına Anadolu’ya egemen olmuş ve bu tarihte Cassius donanmasını Myndos limanında barındırmıştır. Ancak Brutus ve Cassius’un donanmalarının M. Antonius tarafından yenilgiye uğratılması, bu egemenliğin kısa sürmesine ve bir süre için Myndos’un Rhodos’un hakimiyetine geçmesine neden olmuştur. Ancak Rhodos’un sert bir yönetim sergilemesi sonucu oluşan huzursuzluk, kentin tekrar Roma egemenliğine geçmesine neden olmuştur. Kent, Hıristiyanlık döneminde Amyndos adı altında, Karia Eparchiası’na bağlı bir piskoposluk merkezine dönüşmüştür.

Böylece Myndos’un geç dönemine ait bilgilere de sağlıklı bir şekilde ulaşmak mümkün olmaktadır. Karia Eparchiası’na dahil olması nedeniyle kent hakkındaki bilgileri İ.S. 375’deki konsül listelerinin yer aldığı Hierokles’ten almaktayız. Kent, Karia Bölgesi’nin büyük bir bölümünü etkileyen büyük bir deprem ile terk edilmiş, özellikle Orta çağda kıyıların güvenliğini sağlamada yaşanan sıkıntılar nedeni ile de günümüze kadar bir daha iskan edilmemiştir. Kentin sonunu hazırlayan büyük depremin izlerini hem Doğu Limanı’nda denizin içine çökmüş olan mimari kalıntılardan, hem de büyük bloklar halinde yıkılmış olan ve birkaç örneği kısmen de olsa günümüze kadar korunmuş olan duvar parçalarından izlemek olasıdır.

Araştırma Tarihi:

Kentle ilgili modern araştırmalar 1800’Iü yıllarda başlamak üzere çoğunlukla seyyahlar tarafından yapılmıştır. Bu dönemde tiyatro ve stadyum gibi günümüze ulaşamayan kalıntılardan da bahsedilmektedir. Yine 19. yüzyılda W.R. Paton ve J.L. Myres şehri gezmiş, çoğunlukla yazıtlar üzerinde incelemeler yapmış ve kentin bir Leleg yerleşmesi değil de, Grek kenti olduğunu öne sürmüşlerdir. Bu görüşlerini de Stephanos Byzantion ve Plinius’un Myndos’u bir Hellen kenti olarak tanımlamasından hareket ederek desteklemişlerdir. Fr. Beaufort 1811’de Anadolu’da yaptığı gezi ve araştırmalarını Karamania adlı eserinde toparlamış ve burada Gümüşlük Limanı’nın girişindeki dalgakıran ve körfezin ön kısmındaki bazı kalıntıları tespit etmiştir. 1850’lerde ise kesme taş örnekleri tepelerin yamaçlarında görülebilmekte ve ayrıca duvarların dışında birkaç mezar da dikkati çekmektedir. Kitabeler ise dikkati çekenden çok daha azdır. Myndos ve çevresiyle ilgili araştırmalar yapan C. T. Newton limandaki kıyı düzlüğünde bir tapınak büyük bir kilise ve hamamlardan söz etmektedir. 1950’li yıllarda ise G.E. Bean kenti ziyaret etmiş, liman ve şehir dokusunu oluşturan yapılar hakkında halen büyük ölçüde faydalandığımız bilgileri aktarmıştır.

Kazı çalışmaları 2004 yılından beri Uludağ Üniversitesi ile Dokuz Eylül Üniversitesinden oluşan bir ekip tarafından sürdürülmektedir.Bu yapılan kazıların sonucunda, 2009 yılının başında kazı ekibi 3 katlı bir tapınağın olduğu tespit ettiler

Tapınakta kazı yapan Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi Mustafa Şahin,”Tapınakta 2 teras ve 3 mimari yapı bulunuyor. Buradaki eserlerin büyük bölümü mermerden yapılmış. 20 metre genişliğinde ve 30 metre uzunluğundaki bu tapınak bize ne kadar görkemli bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor” diye konuştu.

 

Lagina  / Hekate Tapınağı

Bulunduğu Yer :

Antik Dönemde Karia Bölgesi sınırları içinde kalan Lagina Hekate Temenosu Muğla İli, Yatağan İlçesi, Turgut Kasabası sınırlarında Kapıtaş mevkiinde yer almaktadır. Yatağan’ın 10 km. kuzeybatısında bulunan yerleşim, Turgut Kasaba merkezine yaklaşık 1 km. uzaklıktadır. Antik dönemden itibaren kullanıla gelen “Lagina” isminin bir devamı olarak, belde “Leyne” adıyla adlandırılmış iken, son dönemde bu isim “Turgut” olarak değiştirilmiştir.

 

Kutsal Yol :

İdari merkez olan Stratonikeia ile dini merkez olan Lagina Hekate Kutsal alanı arasında yaklaşık 9,5 km. uzunluğunda bir kutsal yol bulunmaktadır. Bu Kutsal Yol Hekate Kutsal Alanı’ndaki propylondan başlar ve Stratonikeia’nın kuzey surundaki gösterişli şehir kapısına ulaşır. İki merkez ve arasındaki ulaşımı sağlayan kutsal yol, Hekate şenliklerinde tören yolu olarak kullanılmıştır. Hekate Kutsal Alanında dini bir tören yapılacağı zaman, genç kızlardan oluşan bir koro ilahiler söyleyerek Lagina’dan çıkıyorlar ve Stratonikeia’dan Hekate’nin anahtarını getiriyorlardı. Bu anahtar ile kutsal alanın kapısı açılıyor ve sonrasında Hekate Kutsal Alanı’nda tören başlıyordu. Bu yol antik dönemde hem fonksiyonel hem de dinsel açıdan büyük bir öneme sahipti. Kutsal yolun Stratonikeia çıkışındaki şehir kapısından itibaren yolun her iki kenarında değişik tipte mezarlar, su kuyuları, çeşmeler, kuruluşu Geometrik Döneme kadar inen küçük ve büyük yerleşimler ile bu yerleşimlere ait, atölye ve işlikler vardır. Kutsal yol döşemesi tekrar tekrar yenilenerek günümüze kadar kullanılmıştır. Bu güzergâh, sadece Yeşilbağcılar ve Turgut Kasabaları yerleşim merkezindeki kısımlar ile Hekate kutsal alanı yakınında toprak altında kalan kısmı haricideki yerlerde kolaylıkla takip edilebilmektedir.

Tarihi :

Lagina ve çevresinde tespit edilen kalıntılara göre bölgedeki yerleşimler M.Ö. 3. bine kadar uzanmaktadır. Burada yaşayan halk ise bölgeye ismini veren ve Anadolu’nun yerli halkı olan Karia’lılardır. Eski Tunç Dönemi mezarlarından sonra, bölgede ele geçen en erken buluntular Submiken Dönemi’ne aittir. Lagina çevresinde M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren küçük yerleşimler büyümeye ve yeni yerleşimlerin sayıları artmaya başlamıştır. Bu gelişimin bir sonucu olarak kutsal alanlar da imar edilip, anıtsal büyük yapılar inşa edilmiştir. Hekate Kutsal alanı içerisinde Y. Boysal tarafından ele geçen ve Bodrum Müzesine teslim edildiği belirtilen buluntulara göre Lagina Hekate kutsal alanının tarihinin Geometrik Döneme kadar gittiği anlaşılmaktadır. Yazıtlara göre M.Ö. 5. yüzyılda, Hekate Kutsal Alanı’nın yaklaşık 1 km. kuzeybatısında Koranza adlı bir kent vardı. Demosları olan bu kent, M.Ö. 4. yüzyılda bölgenin en önemli merkeziydi. Lagina bu dönemde Koranza’nın demoslarından birisiydi ve burada Lagina Hekate ile Apollon ve Artemis’e ait kutsal alanlar vardı. Epigrafık buluntuların dışında, kazılar sonucunda ortaya çıkarılan mezarlar ve arkeolojik buluntular da, bu dönemdeki yerleşimin varlığını ve önemini açık bir şekilde göstermektedir. M.Ö. 3. yüzyıl 2. çeyreğinde Stratonikeia antik kentinin, Suriye Kralı I. Antiochos tarafından imar edilip genişletilmesinden sonra, aralarında Koranza’nm da bulunduğu ve pek çok küçük yerleşim yeri Stratonikeia’nın bir demosu haline getirilmiştir. Bu idari değişikliğe rağmen Lagina önemini hep korumuştur. Hekate Kutsal Alanına bir demosluk hakkının verilmiş olması, bu dini merkezin önemini göstermektedir.

Stratonikeia ve çevresi M.Ö. 205 yılında Makedonya Kralı Philip’in eline geçer. Hiç bir savunma sistemi olmayan Lagina’da bu istiladan etkilenmiştir. Daha sonra Stratonikeia ve demosları fidye ödeyerek bağımsızlıklarına kavuşurlar. M.Ö. 197 yılında bölge Rodos hâkimiyetine girer. Lagina’da bulunan Hekate kültü ile Rodos Helios Rahipleri’ne ait kitabede, Rodos elçisinin Roma Senatosunda “Stratonikeia’nın kendilerine Antiochos ve Seleukos tarafından verildiğini” açıklayan söylevi Rodos hâkimiyetinin en önemli belgesidir. M.Ö. 189 yılına ait bir kitabede Stratonikeia ile Rodos arasında sınır antlaşması olduğu ve Bargilia kentinin hakemlik yaptığı göz önüne alınırsa, Rodos hâkimiyeti fazla uzun sürmemiştir. M.Ö. 167 yılında Roma’nın yardımları ile Karia’nın bütün kentleri tamamen bağımsız olur. Bölgenin önemli merkezi olan güçlü Mylasa antik kenti ile Stratonikeia’nın arasında M.Ö. 143 yılında ortaya çıkan sınır anlaşmazlığına Roma Senatosu hakemlik eder. M.Ö. 130 yılında ise Roma’ya başkaldıran Bergama varisi Aristonicos Romalılardan korunmak için Stratonikeia’ya sığınmıştır.

Bunlara dayanarak M.Ö. 2. yüzyılın 2. yarısı içinde Stratonikeia’nm, Mylasa ile sınırları olan geniş bir hâkimiyet bölgesine sahip bağımsız ve güçlü bir kent olduğu anlaşılmaktadır. Anadolu’yu Romalılardan temizlemek için mücadele veren Pontus Kralı Mithridates’e karşı Roma’yı savunan Stratonikeia M.Ö. 88 yılında Mithridates’in işgaline uğrar. Romalılar M.Ö. 81 yılında Pontusluları yener ve Stratonikeia mükâfatlandırılarak kentin 50 km. kuzeydoğusunda yer alan Hydisos şehri ve topraklarını Stratonikeia’ya verir. Böylece Stratonikeia M.Ö. 1. yüzyılın ilk yarısında da oldukça geniş topraklara sahip olur. M.Ö. 40 yılında Partlarla birleşen Romalı General Labianus Romalılara karşı açtığı mücadelede Stratonikeia’ya saldırır ama ele geçiremez. Bunun üzerine Lagina Hekate Tapınağını yağmalar. Bu yağmada harap olan tapınak tamiri için Augustus M.Ö. 27 yılında büyük bağışta bulunmuştur.

Bu bağış kitabesi hâlen temenos propylonunun lentosunda yer almaktadır. İmparator Augustus’un Lagina’ya yardım ederek yeni yapıların inşa edilmesini sağlaması ve bunu özellikle giriş kapısına yazdırması, burasının Roma Döneminde de bölge için önemli olmasından kaynaklanmaktadır. Roma İmparatorluk ve Erken Bizans Dönemleri boyunca kutsal alan önemini hep korumuştur. M.S. 4. yüzyılın ilk yarısında tanınan serbestliğin hemen arkasından; altar ile ortak duvarı olan küçük bir şapel ve şapelin arka duvarına bitişik devşirme taşlardan büyük bir yapı inşa edilmiştir. Bu yapılar ele geçen sikke buluntularına göre; M.S. 4. yüzyıl 3. çeyreğinde bir deprem ile yıkılınca, tüm alanın terk edildiği anlaşılmaktadır. Daha sonra pfopylonun güney duvarında henüz kazısı yapılmamış, bu döneme ait apsisli bir yapı inşa edilerek kullanılmaya devam edilmiştir.

Araştırma ve Kazılarının Tarihi :

Lagina pek çok seyyah ve araştırmacının ilgisini çekmiş ve ilk olarak 1743 yılında R. Pockocke tarafından incelenmiştir. Daha sonra 19. yüzyılın ilk yarısında W.M. Leake ve W.A. Waddington burada bir çalışma yapmış, buldukları ve kopyasını aldıkları yazıtları yayımlamışlardır. 1856 yılında Lagina’ya gelen C.T. Newton, Hekate Tapınağı üzerinde uzun süre çalışmış, tapınağın planını çıkarmış ve temenos alanının krokisini çizmek için yaptığı sondaj kazıları sırasında tapınağa ait 7 adet kabartmalı friz bulmuştur. Daha sonra O. Benndrof ve arkasından, 1881 yılında W.Niemann ve F. Von Luschan tarafından yürütülen kazı ve araştırmalar ile tapınak çevresinde; 8 adet kabartmalı friz ile yeni yazıtlar açığa çıkarılmıştır. 1882 yılında Gölbaşı Anıtları üzerine çalışan K.G. Lanckoronski’nin ekibi, 1883 yılı Şubat ayında Lagina’da kısa bir araştırma yapmışlardır. M.M. Legrand ve J. Chamonard, 1891 yılında Hekate Tapınağı’nda yaptığı kazıda tapınak frizlerinden 9 tanesini daha çıkartıp bilim âlemine tanıtmıştır. Aynı yıl ilk Türk Müzecisi olan Osman Hamdi Bey Lagina’ya gelmiş ve 17-31 Ekim tarihleri arasında yaptığı çalışmalarda 17 friz daha bulmuştur. Osman Hamdi Bey Lagina’da o güne kadar bulunan frizlerin tamamını köydeki bir depoya taşıtarak koruma altına alır. 1892 yılında, 30 Eylül-20 Ekim tarihleri arasında 2. dönem kazılarını yapar ve daha sonra J. Chamonard ve Carlier’in de yardımları ile tapınak frizlerini ve kırık parçalarını toplayarak İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne taşıtır. Bu dönemde, 1856 yılında C.T. Newton tarafından bulunan ve çok kötü durumda olan frizler götürülmemiştir. 1902 yılında Halil Ethem Bey yeni bulgular ışığında Tapınağın planı üzerine çalışmalar yapar. Bu çalışmaya T. Wiegand ve H. Knackfuss’da katılmıştır. Bu bilgiler G. Mendel tarafından derlenerek 1912 yılında yayımlanmıştır. 1931 yılında J. Keil ve F. Miltner tarafından detaylı fotoğrafları alınan frizlerden, C.T. Newton’un Lagina’da bulduğu ve İstanbul’a götürülmemiş olan parçalar aranmışsa da bulunamamıştır.

Y. Boysal, 1967–1970 yıllarında Lagina ve çevresinde yaptığı kazı ve araştırmalarda yörenin Eski Tunç Çağından itibaren kesintisiz iskân gördüğünü belgeleyen malzemeler ele geçirmiştir. Hekate Kutsal Alanı’nda yaptığı çalışmalarda ise Geometrik Döneme ait eserler bulmuştur. Kentte, 1993 yılında A. A. Tırpan’ın bilimsel başkanlığında Milas Müzesi ile beraber kazı ve restorasyon çalışmaları başlatılmıştır. Daha sonra Muğla müzesi ile birlikte yürütülen çalışmalar 1999 senesinden itibaren Bakanlar Kurulu Kararlı Kazılar statüsüne alınarak Ahmet A. Tırpan başkanlığında devam ettirilmiştir. Lagina’da Hekate Kutsal Alanı ve çevresinde yapılan düzenli ve sistemli kazı ve anastylos çalışmaları ile yapılar bir plan dâhilinde açığa çıkarılarak, propylon ve tapmakta olduğu gibi belirli bir seviyeye kadar ayağa kaldırılmıştır. Esasta yapılan tüm çalışmalar gelecekte bu yapıların tamamen restore edilmesine yöneliktir. Mimari elemanların gruplandırılmaları da gelecekte yapılacak restorasyona uygun olarak yapılmaktadır. Buna bağlı olarak yapılara ait mimari bloklar ait oldukları yapılar ve bu yapıların yönlerine göre arazide gruplandırılmıştır.

 

Hekate Mitolojisi :

Hekate, Olympos’un 12 tanrısı arasına girmeyen, çok gizemli, Anadolu’ya özgü, Karia kökenli bir tanrıçadır. Homeros’un eserlerinde tanrıçanın adı geçmemesine rağmen, Anadolu kökenli antik yazar Hesiodos Theogonia’da ondan çok bahseder. Onun tanrıçaya tanıdığı bu ayrıcalığın nedeni bilginleri çok düşündürmüştür. Hesiodos Hekate’ye, ana tanrıça Kybele ile kıyaslanabilecek evrensel bir nitelik kazandırmıştır. Bu çok yönlülüğü nedeniyle çoğu kez diğer tanrıçalarla karıştırılan Hekate, özellikle Artemis ve Demeter ile özdeşleştirilmiştir. Bir yazıtta Hekate için, Demeter’in sıfatlarından birisi olan Ompnia’nın (tahılların tanrıçası) kullanılmış olması, aynı tanrıça gibi düşünülmüş olmasından kaynaklanmaktadır. Hekate’nin Apollon ve Artemis ile teyze çocukları olması, Hekate’nin Kybele, Demeter ve Artemis’e yakın olduğunu ve ortak özelliklerinin bulunduğunu göstermektedir. Hesiodos’a göre Hekate, Titanlar arasında Güneş soylular diye bilinen tanrılar soyundandır. Kaios ile Phoibe’nin iki kızları olur. Birisi Leto (Zeus ile birleşmesinden Apollon ile Artemis doğmuştur.) diğeri ise Asterie’dir. Asterie’nin Perses ile birleşmesi sonucu Hekate doğmuştur. Hesiodos Hekate’yi Titanlardan ayrı tutmaktadır. Ozan, Titanlar kuşağını bitirdikten sonra Hekate’ye, 46 dizelik uzun bir övgü yazmıştır. Musalara övgüyü andıran bir şekilde; Zeus’un bu tanrıçayı herkeslerden üstün tuttuğunu ve evrende onur payını tanrılara dağıtırken Hekate’ye karalarda, denizlerde, yeraltında ve göklerde yetki verdiğini anlatılır. Hekate’nin çok yönlü bir tanrıça olması bu pay fazlalığından kaynaklanıyor olmalıdır. Hekate Anadolulu bir tanrıçadır. Özellikle de köken olarak Karia bölgesine ait olmalıdır. Tanrıçanın Anadolu’da en çok tapınım gördüğü yerler Batı Phrygia ve Karia bölgesindedir. Bu bölgeler arasında en eski kültünün görüldüğü ve en büyük kutsal alanının bulunduğu yer ise Karia bölgesindeki Lagina’dır.

Bunun da ötesinde Diadoclar döneminin en önemli yapılarından birisinin bu tanrıça için yapılmış olması, tanrıçanın bölge için ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir. Tanrıçanın tapınağının bir barış simgesi olarak kullanılması da özellikle üzerinde durulması gereken bir konudur. Hiçbir bölgede bir tanrı/tanrıça için bu kadar çok destekleyici bilginin bir arada bulunması zordur. Tüm bu ve diğer bulgular Hekate’nin Anadolulu ve Karia kökenli bir tanrıça olduğuna işaret eder. Bir yeraltı tanrıçası olarak bilinen Hekate’nin ölülerin ecesi olduğu ve yeraltı dünyasına açılan kapının anahtarını elinde tuttuğuna inanılmaktaydı. Hekate yolcuların, yolda kalmışların, tüccarların, hırsızların ve özellikle falcıların tanrıçası olarak bilinmektedir. Hekate’nin en belirgin simgeleri meşale, hançer, kırbaç, yılan ve anahtardır. Kısrak, dişi köpek, dişi kurt tanrıçanın kutsal hayvanları olarak bilinmektedir (Res.2-3). Bazen bu hayvanlardan sadece köpek ile birlikte görülür. Bazı gecelerdeki köpek ulumalarının ya da uzun süren köpek havlamalarının Hekate ile ilgili olduğu, köpeklerin tanrıçayı ve yanındaki köpeği gördükleri için havladıkları anlatılmaktadır. Tanrıçanın gece dolunay olduğu zaman dolaştığı düşünülmekte ve bunun içinde yol kavşaklarına Hekate için peynir, çörek, yumurta ve balık türü yiyecekler bırakılmaktadır. Hekate kimi bölgelerde üç, kimi bölgelerde de dört gövdeli bir heykel olarak görülmektedir (Res.4). Dört yönlü betimleme az görülen bir tiptir. Tanrıça üçlü karakteriyle Ephesos Artemisi’ne çok benzetilmiştir. Tanrıça heykel ve kabartmalarında, sol elinde meşale sağ elinde bir çanak, başında hilale benzer boynuzlar taşıyan polos ve uzun bir elbise ile görülmektedir. Lagina’daki Hekate Kutsal Alanı’nda yapılan dinsel törenlere tanrıçanın sözcü gönderdiğine inanılmaktaydı. Hekate kültü için bilinen en büyük kutsal alan, tapınak ve altar sadece Lagina’da bulunmaktadır. Bu büyüklük, Anadolulu bir tanrıça olan Hekate ve kültünün bölgedeki saygınlığı ve bölge insanının sahip çıkması sayesinde olmuştur. Burası aynı zamanda falcılığın merkezi olarak da değerlendirilmektedir. Tapınağın frizlerindeki kabartmalarda farklı konular işlenmesine rağmen, hepsinde de Hekate’nin betimlenmiş olması onun tanrılar panteonundaki önemini ön plana çıkarır.

 

Hekate Tapınağında Yapılan Törenler :

Daha önceki araştırmalarda bulunan yazıtlara göre Hekate kutsal alanında birden fazla şenliğin yapıldığı bilinmektedir. Bunlar arasında Hekatesia, Anahtar Taşıma, Doğum Günü Şenlikleri ve Gizli Dinsel Törenler bulunmaktadır. Hekate kutsal alanında yapılan şenliklerin  en önemlisi M.Ö. 81 yılından sonra periyodik olarak yapılmaya başlanmış olan Hekatesia-Romania şenliğidir. Bu şenlik kutsal alanda yapılan en büyük şenliktir ve dört yılda bir düzenlenmektedir. Anahtar taşıma şenlikleri çeşitli oyunlarla birlikte bir kaç gün sürüyordu. Bu törenler esnasında anahtar taşıyan genç kız (kleidophoros) tören alayı eşliğinde anahtarı Stratonikeia’dan getiriyordu. Bu işlem hem yeraltı dünyasının anahtarının Hekate’nin elinde olduğunu, hem de bu dini merkezin Stratonikeia’ya bağlı olduğunu gösteriyordu. Her yıl belirli bir ayın otuzuncu gününde, yani dolunayda, tanrıçanın doğum gününü kutlamak için yapılan törenler vardı. Bu törenlerin yılın diğer aylarında sembolik bir şekilde tekrar kutlanılmış olabileceği de düşünülmektedir. Tapınak naosu içinde gizli dinsel törenler yapılmaktaydı. Bu törenlerin nasıl yapıldığı kesinlik kazanmamıştır. Bu gizli törenler M.S. 2. yüzyıldan sonra belli aralıklarla düzenlenmeye başlanmıştır. Tapınağın naosunda bir bodros çukuru tespit edilmiştir. Burası yeraltı ile ilişkilidir ve sıvı sunular için kullanılmıştır. Tapınağın naosu, sıradan insanların rahat girip çıkacakları ve törenleri rahat görecekleri bir yer değildir. Bu nedenle burada yukarıda bahsedilen gizli törenler yapılıyor olabilir. Friz kabartmalarında tanrıçanın bodrosa sunu yaparken betimlenmesi tapınak naosundaki törenler ile ilgili olmalıdır. Yıllık şenliklerin tamamında kentlilere yemek, para ve ödüller dağıtılıyordu. Bu nedenle halk bu şenlikleri dört gözle bekliyordu. Stratonikeia meclis binasında bulunan bir kutsal sandığın gelirleri Hekate ve Zeus arasında bölüşülüyordu. Buradaki Hekate’nin payı doğrudan bu kutsal alana ait olmalıydı. Kutsal alandaki seremoniler belirli bir düzen ve program dâhilinde gerçekleştiriliyordu. Bu seremoniyi izlemeye gelen ziyaretçiler propylondan girip basamakları inmeden hemen kuzeybatı yöndeki kapıdan stoaya giriyorlar ve oturma basamakları üzerinde yerlerini alıyorlardı. Görevli olan değişik kültlere mensup kişiler ise kutsal alanda kendilerine ayrılan yerlerde duruyorlardı. Daha önceden belirlenen tanrı/tanrıçalar için kurbanlar kesiliyor ve kurbanın en yağlı kısmı altardaki sunak üzerinde yakılıyordu. Yağlı etin dumanları yükseldikçe seremoninin en önemli kutsal kısmı yerine getirilmiş oluyordu. Kesilen kurbanların etleri ise, törene katılan kişiler tarafından yeniliyordu. Kurbanların haricinde başta Hekate ve diğer tanrı ya da tanrıçalar için hediyeler de veriliyordu. Bu hediyeler kişilerin zenginliğine göre değişiyordu. Yukarıdaki törenler esnasında, zengin ve cömert kişiler halka yaptıkları para ve yiyecek yardımıyla halkın hoşgörüsünü kazanıyorlardı.

Kaynak : Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü .

Ahmet A. TIRPAN – Bilal SÖĞÜT

Stratonikeia

Bulunduğu Yer :

Stratonikeia Muğla’nın Yatağan ilçesinin 6-7 km. batısında, Yatağan-Milas karayolu çıkışında 1 kilometre mesafede yer alan Eskihisar köyü ile iç içe bir antik kenttir. İlk 1977 yılında Prof. Yusuf Boysal tarafından başlatılan kazılar, tarihi alandaki bazı önemli yapıları gün ışığına çıkarmış. 2002 yılından itibaren Stratonikeia Kazı Başkanlığını Prof.Dr.Çetin Şahin devir almış ve 2003 de eldeki olanaklarla kazılarına devam etmeye çalışmaktadır.

Ayrılmaz İkili ve Kutsal Yol :

İdari merkez olan Stratonikeia ile dini merkez olan Lagina Hekate Kutsal alanı arasında yaklaşık 9,5 km. uzunluğunda bir kutsal yol bulunmaktadır. Bu Kutsal Yol Hekate Kutsal Alanı’ndaki propylondan başlar ve Stratonikeia’nın kuzey surundaki gösterişli şehir kapısına ulaşır. İki merkez ve arasındaki ulaşımı sağlayan kutsal yol, Hekate şenliklerinde tören yolu olarak kullanılmıştır. Hekate Kutsal Alanında dini bir tören yapılacağı zaman, genç kızlardan oluşan bir koro ilahiler söyleyerek Lagina’dan çıkıyorlar ve Stratonikeia’dan Hekate’nin anahtarını getiriyorlardı. Bu anahtar ile kutsal alanın kapısı açılıyor ve sonrasında Hekate Kutsal Alanı’nda tören başlıyordu. Bu yol antik dönemde hem fonksiyonel hem de dinsel açıdan büyük bir öneme sahipti. Kutsal yolun Stratonikeia çıkışındaki şehir kapısından itibaren yolun her iki kenarında değişik tipte mezarlar, su kuyuları, çeşmeler, kuruluşu Geometrik Döneme kadar inen küçük ve büyük yerleşimler ile bu yerleşimlere ait, atölye ve işlikler vardır. Kutsal yol döşemesi tekrar tekrar yenilenerek günümüze kadar kullanılmıştır. Bu güzergâh, sadece Yeşilbağcılar ve Turgut Kasabaları yerleşim merkezindeki kısımlar ile Hekate kutsal alanı yakınında toprak altında kalan kısmı haricideki yerlerde kolaylıkla takip edilebilmektedir.

Tarihi :

Stratonikeia her ne kadar Selevkosların kurduğu bir şehir olarak bilinse de asıl kentin kuruluşu M.Ö. 8. yy’a kadar gidiyor. İlk adının Khrysaoris veya İdrias olduğu varsayılıyor.Zira Karianın ana tanrılarından biri olan Zeus Khrysaoris’in (altın kılıçlı Zeus) kutsal tapınağı bu şehirde ve 2. Karia Federasyonu bu şehirde toplanmış. Ele geçen yazıtlarda rastlanan isimler ve şehir meclisi üyelerinin isimleri hep Karca, kentte sadece yerli halk yaşar (boy adları Loboldeis, Londargeis, Korazeis vs. gibi olup Karca’dır) ve hiç hellenik kökenli isimlere rastlanmaz. Selevkosların da aynı yerde bir şehir kurma nedenleri de zaten politiktir, ana gaye 2. Karia Khrysaorik birliğinin merkezi olan şehri kontrol altına alarak, Kariadaki en önemli dini ve siyasi birliğin kontrolunu sağlamaktır. Bir görüşe göre de Lykialılar tarafından kurulan ilk kenttir. Buradaki ilk antik yerleşim Akdağ ve Kurukümes tepelerinin kesiştiği noktada, Kadıkulesi’nin kuzey yamaçlarında kurulmuştur. Bu tepenin güney-doğusu sarp ve kayalık olup mahalli halk tarafından “Karşıyaka” ismiyle anılır. İşte burası topografik yapısından ötürü savunmaya son derece elverişli olduğundan ilk yerleşimin surları buradadır. M.Ö. IV.yüzyıla ait olan bu sur aşağı yukarı 3500 m. uzunluğunda olup, iki taraftan tiyatronun arka hizasında birleşir.

Aşağıdaki şehir kurulduktan sonra burası da M.Ö. III.yüzyıla ait bir sur duvarı ile çevrilmiştir. Yukarıdaki şehir Zeus Khrysaoreus’a (altın kılıçlı Zeus) ait bir kült merkezidir. Aşağı Kent, M.Ö. 3. yüzyıl da iskan  edilmiştir. Bu tarihte Suriye kralı I. Seleukos eşi Stratonike’yi oğlu Antiokhos’a vermiş, Antiokhos da önce üvey annesi sonra eşi olan Stratonike adına Stratonikeia kentini kurmuştur. Stratonikeia ve çevresi M.Ö. 205 yılında Makedonya Kralı Philip’in eline geçer.  Stratonikeia ve demosları fidye ödeyerek bağımsızlıklarına kavuşurlar. M.Ö. 197 yılında bölge Rodos hâkimiyetine girer. Lagina’da bulunan Hekate kültü ile Rodos Helios Rahipleri’ne ait kitabede, Rodos elçisinin Roma Senatosunda “Stratonikeia’nın kendilerine Antiochos ve Seleukos tarafından verildiğini” açıklayan söylevi Rodos hâkimiyetinin en önemli belgesidir. M.Ö. 189 yılına ait bir kitabede Stratonikeia ile Rodos arasında sınır antlaşması olduğu ve Bargilia kentinin hakemlik yaptığı göz önüne alınırsa, Rodos hâkimiyeti fazla uzun sürmemiştir.

M.Ö. 167 yılında Roma’nın yardımları ile Karia’nın bütün kentleri tamamen bağımsız olur. Bölgenin önemli merkezi olan güçlü Mylasa antik kenti ile Stratonikeia’nın arasında M.Ö. 143 yılında ortaya çıkan sınır anlaşmazlığına Roma Senatosu hakemlik eder. M.Ö. 130 yılında ise Roma’ya başkaldıran Bergama varisi Aristonicos Romalılardan korunmak için Stratonikeia’ya sığınmıştır. Bunlara dayanarak M.Ö. 2. yüzyılın 2. yarısı içinde Stratonikeia’nın, Mylasa ile sınırları olan geniş bir hâkimiyet bölgesine sahip bağımsız ve güçlü bir kent olduğu anlaşılmaktadır. Anadolu’yu Romalılardan temizlemek için mücadele veren Pontus Kralı Mithridates’e karşı Roma’yı savunan Stratonikeia M.Ö. 88 yılında Mithridates’in işgaline uğrar. Romalılar M.Ö. 81 yılında Pontusluları yener ve Stratonikeia mükâfatlandırılarak kentin 50 km. kuzeydoğusunda yer alan Hydisos şehri ve topraklarını Stratonikeia’ya verir. Böylece Stratonikeia M.Ö. 1. yüzyılın ilk yarısında da oldukça geniş topraklara sahip olur. M.Ö. 40 yılında Partlarla birleşen Romalı General Labianus Romalılara karşı açtığı mücadelede Stratonikeia’ya saldırır ama ele geçiremez. Bunun üzerine Lagina Hekate Tapınağını yağmalar. Bu yağmada harap olan tapınak tamiri için Augustus M.Ö. 27 yılında büyük bağışta bulunmuştur.

Görkemli yapıların inşa edildiği Roma döneminde altın çağını yaşayan kent, Bizans döneminde diğer yerler gibi Aphrodisias’a bağlı dini bir merkez haline gelmiş, 11. yüzyılda ise Türk kültürüyle tanışmıştır. Evliya Çelebi, antik Stratonikeia üzerinde kurulmuş olan Eskihisar köyünün Menteşeoğlu Ahmet Gazi tarafından 1354 yılında Cenevizlilerden alındığını, burada Kuru Camii ve Sultan Camii adında iki yapı yapıldığını yazmıştır. Menteşeoğulları’nın 1425 yılında yıkılmasından sonra bölge Osmanlıların eline geçmiştir.

Köy merkezinde, Gymnasion’un toprak altındaki bölümü üzerinde yer alan, Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği Sultan Camii’nin zaman içinde tadil edilerek bugüne ulaşmış Şaban Ağa Camii olabileceği düşünülmektedir.  Şaban Ağa Camii, köyün eski toprak sahiplerinden olan Eskişar Ailesi tarafından 1876 yılında yeniden inşa edilmiştir. İlk önceleri dış sofasında mermer sütunlar üzerinde kubbeler bulunduğu bildirilen caminin bugünkü halinde mermer sütunlar yerine ahşap dikmeler ve kemerler bulunmaktadır. Alaturka kiremit örtülü kırma çatılı olan yapıda, oldukça sade bir işçilik göze çarpar.

Caminin altından geçen, üstü beşik tonozlu bir su kanalı bulunmaktadır. Dikdörtgen bir plana sahip caminin metal minaresine üst kattaki mahfilden ulaşılmaktadır. Caminin güneybatısında 14. yüzyıla tarihlenen kareye yakın bir forma sahip, üst örtüye geçiş elemanı olarak Türk üçgenleri kullanılmış bir hamam yapısı mevcuttur. Şehrin pazar yerini ve sivil mimarlık örneklerini oluşturan yapılar, farklı kültürlerin bir araya geldiği, bütünsel bir kurgunun ürünleridir. Köy meydanındaki kamusal alandaki cami ve meyhanelerin birlikteliği hoşgörünün ileri düzeyde bir örneğini sergilemektedir. Bunun yanı sıra, döneminde çevre köylerin tüm ihtiyaçlarını karşılayan pazaryeri konumundaki köy meydanı, terziden manifaturacısına kadar çok çeşitli dükkanları barındırmaktadır. Meydandaki kahvehaneler aynı zamanda köyün berberleri ve dişçileridir. Bölgenin bir cennet köşesi olan Eskihisar köyü, her çeşit ürüne sahip meyve bahçeleri ve bağlarıyla çevre yerleşimleri besleyen bir merkez durumundadır. Sivil mimari yapılar arasında 19. yüzyıla ait bir dizi yapı dikkat çekicidir. Köyde 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında yaşamış, çoğu araziyi ellerinde bulundurmuş olan ağalardan, Eskişar ve Küçükkadılar ailelerinden kalan konaklar, antik malzeme kullanılarak elde edilen düzgün mermer bloklar ve dekoratif amaçlı tuğla kırıkları kullanılarak inşa edilmiştir. Bu teknik 19. yüzyılın ikinci yarısında, Menteşe mütesellimi Abdülaziz Ağa’nın girişimiyle Rodos, Karpatos, Kıbrıs ve diğer Ege adalarından gelen ustalar tarafından getirilmiş olmalıdır. Antik Bouleuterion binasının güneyinde bulunan Abdullah Ağa Evi kuzey duvarındaki kitabeye göre H. 1292 (M. 1875) yılında yapılmıştır. Yapının taş duvarları ile ahşap elemanları antik yapılardan esinlenilerek, yontma tekniği ile üretilmiş süslemelerle bezelidir. Bu binanın biraz daha batısında yer alan Halil Ağa Evi ise H. 1327 (M. 1909) yılında Mavri Usta tarafından inşa edilmiştir. Evin dış sofası bir eyvan oluşturmaktadır.

Yapının pencerelerini çevreleyen taş sövelerdeki antik lotus ve palmet desenleri dikkat çekicidir. Bu tür bezemeler estetik açıdan kültürel etkileşimin zaman boyutunu bize göstermektedir. Binaları ile birlikte sivil mimarlık örneklerini oluşturan köy evleri, yüksek duvarlarla çevrili avlunun bir kenarına konumlandırılmıştır. Güneş ısısından maksimum yararlanma amacıyla hemen hepsi güneye yönelmiş evlerin bu yöndeki sofalarına ahşap bir merdivenle ulaşılır ve sofanın bir kenarında ocak, bir kenarında abdestlik yer alır. Alt ve üst katlarda sofaya açılan yan yana dizilmiş iki üç oda, bu odaların içinde de ocak, yüklük ve yunmalık bulunmaktadır. Alt katlar çoğunlukla ahır ve zaman içinde değişen yaşam tarzları doğrultusunda mutfak olarak kullanılır, asıl yaşama bölümü üst katta yer alır. Aile nüfusu arttıkça evin büyükleri bahçede sonradan inşa edilen tek katlı bölüme taşınıp, ana bina çocuklara ve eşlerine bırakılmıştır. Günün büyük bir kısmının geçtiği ve bir aile için gerekli tüm gereksinimleri karşılayan avluya yöresel tabirle kuzulu denilen iki kanatlı bir kapı ile girilir. Yerleşimin Arnavut kaldırımı sokakları, mermer döşeli antik yollarla birbiri içine girerek bütünleşmektedir. Örneklemelerle anlatmaya çalıştığımız düşsele yakın güzellikteki Eskihisar, 1957 yılında meydana gelen deprem felaketiyle bir darbe almış, fakat kültürü oldukça sağlam temeller üzerine oturtulmuş olan kent, bu doğal afetten pek de etkilenmemiştir. Yaşanan bu olaydan sonra yeni bir deprem olasılığına karşı köyün 150-200 metre kuzeyinde yörenin geleneksel mimarisine oldukça yakın tarzda, taş ve ahşap kullanılarak 265 adet deprem konutu yapılmıştır. Köy halkı bu yeni konutlara taşınmış (ilk göç), antik yerleşim bölgesinde 33 hane kalmıştır.

1980 yılında ise Eskihisar havzasında 106 milyon tonluk bir kömür rezervi bulunduğu anlaşılmış, bunun 21 milyon tonluk kısmının (1/5) antik kentin altında kaldığı belirlenmiştir. 21 milyon tonluk kömürün sağlayacağı yarardan ziyade, tarihî eserlerin korunmasına öncelik verilmiş, bu alandaki kömür rezervi olduğu gibi bırakılmıştır.

Aşk hikayesi :

Eşi ölen kral Seleukos Nikator, güzelliği dillere destan Stratonikeia ile evlenir. Fakat kız, Seleukos’un oğlu Antiochos’un sevgilisidir. Düğünün ardından Antiochos amansız bir hastalığa yakalanır. O sırada Karya’da bulunan ünlü Mısırlı hekim Herostratos bile derdine derman olamaz. Bir gün, Stratonikeia odaya girdiğinde Antiochos’un yüzü kızarır ve hekim tüm gerçeği anlar. Herostratos günlerce düşünür ve aklına kurnazca bir çare gelir. Kralın huzuruna çıkıp “Oğlunuzun hastalığını buldum, karıma aşık” der. Kral “Sevgili oğlumdan karını esirgeyecek değilsin herhalde” diye yanıtlar hekimi. “Siz olsanız ne yapardınız,” sorusuna Kral; “Oğlum benim karımı sevmiş olsaydı hiç düşünmeden verirdim” deyince hekim gerçeği açıklar.

Hikayenin devamında kızdığı için ikisini de farklı yerlere sürgüne gönderir. O ölünce de oğlu Antiochos burada imar faaliyetlerinde bulunur.

Küçük Bir Gezinti :

Kentin akropolü güneydeki dağın tepesindedir. Bu tepenin çevresi bir surla çevrilmiştir. Kuzeyinde, yamaç üzerindeki bir teras üzerinde şimdiki karayolunun hemen altındaki, bir yazıtta imparator için yapılmış küçük bir tapınağın kalıntıları göze çarpar. Bunun aşağısında  da büyük bir tiyatro vardır. Burada cavea, merdivenlerle 9 cuneus’a bölünmüştür ve tek bir diazoma vardır. Sahne binasının kalıntıları, yapılan kazılarda büyük ölçüde ortaya çıkarılmıştır. Antik kent üzerinde, Yatağan Termik Santralı’nın kullandığı linyit yatakları üzerinde bulunmasından dolayı günümüzde boşaltılmış bulunan Eskihisar köyü bulunmaktadır. Kent surlarla çevrilmiş olup, bugün kent surlarının yalnızca önemsiz uzantıları görülmektedir. Yerleşim alanının kuzeydoğu köşesinde, büyük kesme taşlar ile kireç harçtan örülmüş güçlü bir kalenin yıkıntıları vardır. Yapı, büyük kesme taşlar ile kireçli harçtan örülmüştür. Yapının onarım gördüğü diğer yapılardan alınma yazıtlı taşlar ve sütun gövdelerinden anlaşılmaktadır. Kentin kuzey kenarındaki ana giriş kapısı büyük bloklardan oluşmaktadır. Geniş ve ince taş duvarcılığı ile örülmüştür. Bu kapının üzerinde kemer olduğu kalıntılardan anlaşılmaktadır. Kapı iki girişlidir. İki kapı girişi arasında bir nymphaion vardır. Kapıdan sonra sütunlu bir alanın ve yolun varlığı görülmektedir. Kentin tam ortasında, en çok göze çarpan yapısı, kent meclisinin toplandığı bouleuterion bulunmaktadır.  Bouleuterion tiyatro benzeri küçük bir yapıdır. Bu yapının hemen batısındaki tek başına duran kapı bu alanın giriş kapısıdır. Bunun Serapis Tapınağı olduğu ileri sürülmüştür; ancak kazılarda bulunan yazıtlar bu görüşün yanlış olduğunu göstermiştir. Bouleuterionun kuzeye bakan dış duvarında Diocletianus’un fiyat listesi ve bunun uygulanmasına ilişkin giriş kısmı Latince yazılmıştır. Bu yapının alttaki oturma sıraları korunmuştur. Kentin batısında, Antik Yunan ve Roma’da gençlerin düşünsel ve bedensel yönden eğitildikleri, öğrenim gördükleri, spor etkinliklerinde bulundukları gymnasion denilen yapı bulunmaktadır.

Kente giriş kapısının önündeki kutsal yolun kenarında oda mezarlar yer almaktadır. Giriş kapısından başlayan kutsal yol nekropolden geçmekte ve Lagina’daki Hekate kutsal alanına ulaşmaktadır. Söz konusu nekropol sahası günümüzde kömür ocakları havzası altında kalarak yok olmuştur.

Ölümüne Aşkın ve Gladyatörlerin Kenti Stratonikeia’ya Hoşgeldiniz :

“Ölümüne Aşkın ve Gladyatörlerin Kenti Stratonikeia’ya Hoşgeldiniz” ifadesinin yer aldığı tabelanın antik şehrin girişine dikilmesinin ardından tanıtım açısından çok ciddi mesafe alınacağını umuyoruz.

-Çünkü burası dünyanın en büyük mermer kentlerinden bir tanesi. Yaklaşık olarak 10 bin kişilik tiyatrosu olan, çok muhteşem bir meclis binası olan, tarihin ele geçmiş en büyük ve mermerden yapılmış gymnaziyumuna (spor kompleksine)sahip,giriş kapısı olan bir antik şehir.

-Çünkü Şehir bundan 200-300 yıl önce Avrupa’da bilinen bir kent. Avrupa’da bulunan şehiri betimleyen resimler pahalı olduğu için memlekete getirilemiyor. Bu yüzden kopyaları yapılmaya çalışılıyor. Yatağan Kaymakamlığı İtalya, Hollanda, Fransa ve Macaristan`da bulunan 7 resmin alınması için 2007 yılında çalışma başlatmıştı. Söz konusu resimlerin kopyalarına 2 milyon dolar fiyat biçilince, Atatürk İlköğretim Okulu Görsel Sanat Öğretmeni Gürol Aytepe`ye çizdirme kararı alındı.Ayrıca, tarihçilere göre, Stratonikeia’da bulunan ‘gladyatör okulu’ dönemin en büyük okullarından bir tanesi ve burada çok ünlü gladyatörler yetişmiş.

-Çünkü bir antik kent 1980 yılında termik santralin kömür ihtiyacını karşılamak için gözden çıkarıldı. Çok yazıldı, çizildi, eleştirildi ama ne yazık ki ülkesini seven, kültürleri, tarihi eserleri koruyan aydın seslerin değil, bürokrasinin hantal adımlarının altında kalan bu antik kentin eserleri, surları patlatılan dinamiklerle tahrip oldu ve 2007 de kömür çıkaran iş makinesinin paletlerine bir heykel takılınca, antik kentin kaderi yine değişti. Bu heykel ŞANS TANRIÇASI TYKHE idi. Şansı dönen antik kent, belki de gerçek ve olması gereken durumunu şans tanrıçasının ortaya çıkmasıyla yaşamaya başladı.

Iasos, Milas’a 28 km. uzaklıktaki Kıyıkışlacık Köyü içerisindeki üç tarafı denizle çevrili bir yarımada üzerine kurulmuştur. Mitolojiye göre Argos’tan gelenler tarafından kurulduğu ve ismini kolonistlerin başı Iasos’tan aldığı söylenmektedir. George Bean de Karia kitabında Argos’lu kolonistlerin şehri kurarken Karialı yerliler tarafından direnç görüp büyük kayıplar verdiğini yazar. Şehir surlarının Mausolos döneminde yeniden inşa edildiğini, kazılarda bulunan yazıtlardan kentte Idrias ve Ada kültü bulunduğunu da ayrıca bilmekteyiz.M.Ö. 5. yüzyıla kadar Iasos hakkında eski kaynaklarda bilgi yoktur. Kentin kurulduğu alan önceleri bir ada iken daha sonra adanın denizle birleştiği berzah dolmuş ve ada, yarımada haline dönmüştür. Antik kente ait önemli yapılar bu yarımada üzerinde yer almaktadır. Büyük sur, su kemerleri, mezarlar ile balık pazarı olarak adlandırılan yapı ise sur dışında yer almaktadır. İasos’da yapılan kazılarda kentteki en eski yerleşimin M.Ö. 3500 yıllarına kadar uzandığı tespit edilmiştir.

Ağızdan Ağıza Anlatılarak Bugüne Gelen  Hikayeler :

Bir zamanlar kenti ziyaret eden müzisyen, tiyatroda bir resital vermiş. Bu resital sırasında balık pazarının açıldığını bildiren çan sesi duyulunca elini kulağına götüren yaşlı adam dışında herkes yerinden fırlayarak tiyatrodan ayrılmış. Yaşlı adamın yanına gelen müzisyen “Bana ve sanatıma gösterdiğiniz saygıdan ötürü size teşekkür borçluyum; çünkü çan sesini duyan tüm dinleyiciler çekip gittiler” demiş. “Ne ?” diye haykırmış bunu duyan yaşlı adam, “Yoksa çan mı çaldı? “Evet, neden?” “Öyleyse izninizle efendim…” ve gözden kaybolmuş. Strabon bu öyküyü bereketsiz topraktan ürün alamayan İasoslular’ın balığa olan düşkünlüklerini belirtmek için anlatır. İskender’in 334’te Miletos’u kuşatması üzerine Iasos, kente yardım etmeye çalışan Pers donanmasına bir gemi bağışında bulundu. On yıl sonra Ekbatan’da İskender’in silah deposu komutanlığında Gorgos adlı bir İasoslu bulunuyordu.

Tarihçi George Bean’in ”Karia” adlı kitabında yazdığı; ”Büyük İskender’in ilgisini çeken bir başka İasoslu da, yunus tarafından sevilmek gibi bir şansa sahip olan erkek çocuktu” satırları, İasos halkının denizle ve balıkçılıkla nasıl bütünleştiğini daha iyi anlatıyor.Iasos’ta erkek çocukların gymnaziumda çalıştıktan sonra denizde yıkanmaları bir gelenekti. Bu sırada kıyıya yanaşan yunus, çocuklardan birini sırtına alıp, açıklara götürüyor ve sonra yeniden kıyıya bırakıyordu. Bir anlatıya göre bu öyküyü duyan İskender, çocuğu Babil’e getirtip deniz tanrısı Poseidon’un rahibi yapmış. İasoslular bu olaydan, M.Ö. 3. yüzyılda çıkarılan madeni paralarında, kolunu yunusun sırtına atmış biçimde yüzen çocuk tasvirine yer verecek kadar etkilenmişlerdir.

Diğer bir anlatıma göre ; bir gün yunusa binen çocuk geri dönmez. Annesi ise oğlunun geri döneceği umuduyla günlerce,haftalarca,aylarca sahilde beklemeye devam eder. Yıllar yılları kovalar ama çocuk geri gelmez ve annesi ölür. Bu zaman zarfında balıkçılar avlanmaya gittiklerinde bir çocuğun yunusun üzerinde gördüklerini anlatmışlardır ve bu hikaye bir efsaneye dönüşmüştür. Yazarlar, çizerler, heykeltıraşlar bu olayı-efsaneyi betimlemeye başlarlar. Diğer memleketler kadar ulaşır bu yapıtlar. Ama kimisi hikayenin aslını bilmediği için,yunusun üzerinde çocuğu Aşk Tanrıçası Afrodit’in yardımcısı EROS’A benzetirler. Bu zamandan itibaren görmeye başladığımız, ” yunus üzerinde Eros ” resim ve heykeller yapılmaya başlanır.

Kazı Yapanlar :

Iasos antik kentinde 1960 yılından bu yana İtalyan Arkeoloji Heyeti’nce düzenli kazılar yapılmaktadır. Şu an İtalyan kazı heyeti Başkanı Prof. Fede Berti.

Gezilecek Yerler :

Iasos antik kentinin bulunduğu Kıyıkışlacık köyü, tam anlamıyla bir açık hava müzesi görünümünde. Köyün girişinde, restorasyonu geçtiğimiz yıllarda Türk-İtalyan arkeologlarının ortaklaşa çalışmasıyla bitirilen ve görkemli bir törenle ziyarete açılan ”Balık hali” bulunuyor. Yerli ve yabancı ziyaretçilerin gezdikleri ören yerinde, çağdaş bir sergileme dikkati çekiyor. Sahile inip soldaki girişten sapanlar, kemerli kapıdan geçip Roma çağında inşa edilmiş dört tarafı revnaklarla çevrili agorayı, kent meclisi binası olarak kullanılan Bouleterium’u ( yani meclis binası), Helenistik çağda yapılıp Roma çağında onarılan tiyatroyu ve doğu bazilikasını görebilirler. Yukarı tırmananlar ise kentin ortasında ve en yüksek kesiminde yer alan yamuk, dikdörtgen planlı ve duvarları iki metre kalınlığındaki orta çağ kalesiyle karşılaşacaklar. Bu kaleden köyün tamamını görebilir, hafif esen rüzgarda tüm yorgunluğunuzu atabilirsiniz. Kenti koruyan surların ve mezarların dışında, liman bölümünde de Ortaçağ yapısı mendirek kalıntıları bulunuyor. Sahil yoluyla yürüyerek ulaşabileceğiniz  küçük kumsal, plaj olaraktan kullanılıyor. Günümüzde gençler bu kalıntılar arasında yüzmeyi, yüksek duvarlara tırmanmayı seviyorlar. Iasos kıyı kesiminden yükseldikçe yazlıklar arasında eski dönemlerden kalma bazı evler mimarisi ve bacaları ile ilgi çekiyor. Bu güzergahta ilerleyenler bir biri arkasına sıralanmış koylar, ve bu koylara tepeden bakan siteleri geçerek Zeytinli mevkiine ulaşıyorlar. Daha farklı koylara sıralı bahçeli evler, denize girilebilecek plajlar, kır lokantalarına, konaklama tesislerine sıkça rastlanıyor. Deniz tarafı ise kıyı kesiminden uzaklaştırılan ve küçük Ziraat, ile büyük Ziraat Adası sahillerine taşınmaya mecbur bırakılan balık çiftlikleri görülüyor.

Labranda’ya, Milas – İzmir istikametinde giderken, Milas’dan çıkmadan sağa doğru bir tabelayla ayrılan yoldan gidilir ve 14 Km. sonra varılır. Labranda’nın bir zamanlar ne kadar ihtişamlı bir kent olduğunu, günümüze kadar ulaşmış, yer yer ayakta kalmış kalıntılar gözler önüne seriyor. Girişteki tabela için Tıklayınız…

Heredot’un ağzından dinleyelim :

Labranda ile ilgili en erken bilgileri, antik çağın ünlü tarihçisi Heredot’tan öğreniyoruz. M.Ö. 500 lerde tüm Batı Anadolu kentlerini bir bir işgal eden Persler, 499 da Karya Bölgesine saldırır. Direnmelerine rağmen, Persler karşısında ağır yenilgi alan Karialılar, o zamanlar dağlık alanda kurulmuş sade bir yerleşim yeri olan Labranda’ya sığınır. Ancak buraya da ulaşan Persler, Labranda’yı da yakıp yıkarlar. Anadolu’nun güneybatısında yaşamış olan Karialılar için o dönemde Labranda oldukça önemli bir kült merkezidir. “Çift Baltalı Tanrı” Zeus Labroundos kültünün kökeninin, su kaynağı ve tapınak terasının hemen üzerindeki büyük kayaya dayandığı düşünülmektedir. Mylasadan (Milas) başlayan ve “Kutsal Yol” olarak adlandırılan 14 km uzunluğunda ve 8 m genişliğe sahip taş kaplamalı bir yol ile ulaşılan Zeus Labraundosun kutsal alanındaki en eski buluntular M.Ö. 5. yüzyıla aittir.

Anıtsal yapılar :

M.Ö. 4. yüzyılda kente en parlak dönemini yaşatan Karia Satrapı Moussollos (M.Ö.377-354) ve kardeşi İdrieus (M.Ö.351-344); Labranda’yı bir aile kutsal alanı haline getirip, kutsal alanda her yıl 5 gün süren dinsel bayramların kutlanmasını geleneksel hale getirmişler. 355 yılında yapılan kutlamalar sırasında bir suikasten kıl payı kurtulan Moussollos, kentte büyük bir imar faaliyeti başlatmış, Zeus Tapınağı da dahil olmak üzere bir dizi anıtsal yapı yaptırmış. Helenistik devirde (M.S. 3-1 yüzyıllar) sadece bir çeşme yapısı inşa edilmiş olan kutsal alanda; M.S. 1-2 yüzyıllarda Kuzey Stoa yeniden inşa edilmiş ve 2 hamam yapısı ile birkaç yapı daha eklenmiştir. M.S. 4. yüzyılda, yöre halkının Hıristiyanlığı kabul etmesi ile, Doğu Propylon yakınında bir Bizans Kilisesi yapılmış. Yine M.S. 4. yüzyılda meydana gelen büyük bir yangın felaketi nedeniyle kutsal alan kült yeri olmaktan çıkmış. Günümüzde ise Milas’a kadar uzanan 8 metre genişliğindeki Kutsal Yolun kalıntıları, bir kaç yerde korunabilmiş.

Sözlük: Andron=Toplantı Salonu , Oikoi = Ev , Propylon = Binanın Giriş Bölümü

Kazı:

Labranda’daki kazılar, 1948 yılında İsveçin Uppsala Üniversitesi profesörlerinden A.W.Persson tarafından başlatılmış ve şu an aynı Üniversiteden  Profesör Dr. Pontus Hellström kazı başkanlığında tarafından devam etmektedir. Karia’daki Labranda Zeus kutsal alanındaki İsveç arkeoloji araştırmaları 1948 yılında başlamış , kutsal alanın büyük bölümü bu yıllarda açığa çıkarılmıştır.O zamandan beri seyrek aralıklarla devam eden kazılarda bazı yapılar daha düzenli bir şekilde görülebilir durumdadır.

Uppsala Üniversitesi araştırma ekibi tarafından 2001 yılında alanda çalışma yapılmasına devam etme kararı alınmıştır. Yakın zaman için Labranda’da planlanan çalışmalar şu üç amacı taşımaktadır.

(A) Kutsal alanın ziyaretçilere daha iyi sunulması ve koruma programının oluşturulması:

Kutsal alanın ziyaretçilere daha iyi sunulmasına yönelik çalışmalar 2001 yılında başlatılmıştır. Park alanı, arabalar için dönebilecekleri bir alan, bilet gişesi ve tuvaletlerin öncelikle yapılması gereklidir. Park alanı ve araç dönüşü için alan kutsal alan ön tarafındaki daha önceki kazıların atık topraklarının Eczacıbaşı-Esan maden ocağının imkanları kullanılarak başka yere taşınması ile çözümlenmiştir. Bilet gişesi ve tuvaletlerin projesi tamamlanmış ve validen öğrendiğimize göre en kısa sürede bunlar yapılacaktır. Labranda ekibi tarafından antik yapıların tanımları ve planlarını içeren broşür hazırlanmıştır. Bekçi tarafından ücretsiz dağıtılacaktır. Önemli yapı ve anıtlar için büyük bilgi levhaları hazırlanmaktadır. Bilgi levhaları antik kent girişine ve Milas merkezine de yerleştirilecektir. Koruma programı farklı alanlarda sürdürülmektedir. İlk olarak Andron A yapısının duvarlarının statik incelemesi gerçekleştirilmelidir. 9 metre yüksekliğindeki güney duvar dikkat çekecek ölçüde eğimlidir ve bu duvarın statik durumunu anlamak birinci derecede önem taşımaktadır. 2003 Şubat ayında Stockholm Akdeniz Medeniyetleri Müzesinde düzenlenen koruma sempozyumunda mimar ve mühendislerle yapılan değerlendirmeler sonucunda yapının yeni ve kesin çizimlerinin yapılması gerektiğine karar verilmiştir. Maddi destek 2003 Aralık ayında İsveç Kraliyet akademisi tarafından sağlanmıştır. Bu sayede Stockholm’deki Sweco firmasından mühendis Ivar Andersson gelişmiş lazer taramaları yapmak üzere kazıya davet edilmiştir. Bu proje bu yılın en önemli projelerinden birisi olmuş ve başarılı bir şekilde tamamlanmıştır. Bu çizimler sonrasında statik değerlendirmeler Stockholm’dan mühendis Krister Berggren tarafından yapılacaktır. Labraunda mermer blokları için asit yağmurlarının kötü etkisi bloklar açık alanda bulundukları için oldukça yoğun bir şekilde görülmektedir. Tüm bu mimari bloklar ve yazıtların bir çatı altında korumaya alınması için gerekli planlar yapılmaktadır, ancak oldukça pahalı bir projedir.

(B) Kutsal alan çevresindeki kalıntıların dokümantasyonu:

Erken dönem kazıları kutsal alan iç kısmında yoğunlaşmıştır. Arkeolojide son dönemlerde survey olarak adlandırılan arazi belgelemesi konusunda çalışmaların yoğunlaşmış oluşu Labranda projesine de yansımıştır. Ovada yer alan Karia’nın başkenti Mylasa’dan Labranda’ya uzanan 14 km uzunluk ve 8 metre genişliğindeki kaplamalı yol incelenmeye başlanmıştır. Starbon tarafından verilen yol uzunluğu 60 stadia gerçek uzunluğa uymaktadır. Antik yolun üst tarafta Labranda yakınlarındaki 6 km lik bölümü belgelenmiştir. Alt kesimde ise antik yol görülmemektedir, muhtemelen metrelerce alüvyon altında kalmıştır. Yolun korunmuş bölümleri ölçülerek belgelenmiş ve dijital plana aktarılmıştır. Dijital plan Milas’tan Turgay Kıracı idaresinde ARI firması tarafından gerçekleştirilmiştir. Yolun surveyi ile bağlantılı olarak bir dizi çeşme yapısı tespit edilmiştir. Böylece Labranda çevresinde çeşme yapılarının sayısı 20’yi bulmuştur. Bu çeşmelerin büyük bölümünün antik yol kenarında inşa edilmiş oluşu yolun inşasıyla birlikte planlandığını göstermektedir. Kutsal alandaki yıllık bayramları izlemeye gelen ziyaretçilerin yol boyunca su ihtiyacının karşılanması amaçlanmış olmalıdır. Yol boyunca pek çok mezar yapısı tespit edilmiştir ve yol ile çeşme yapıları ile aynı tarihten 4.yy.dan olmalıdırlar. Mezarların büyük bölümü dijital harita üzerine işlenilmiştir. Yeni tespit edilen mezarlar ise plana aktarılacaktır. Labranda kutsala alanın davetsi misafirlerden ve istilacı ordulardan nasıl korunmuş olduğu önemli bir çalışma alanıdır. Geç Klasik ve Helenistik dönemler generallerin birbirleriyle savaştığı karmaşık bir dönem olmuştur. 2004 yılı çalışmaları sırasında, kutsal alanın üst taraf gerisinde yer alan akropolde inşa edilmiş etkileyici kale temizlenmiştir. Tahkimat erken dönemlerden beri bilinmekle birlikte kalıntıların belgelenmesi ve ölçümü gerçekleştirilmemişti. 2 km uzunluğundaki kale duvarları ve 9 kule 8 işçi tarafından otlar ve ağaçlar kesilerek temizlenmiştir. Bloklar üzerindeki ot ve çam kalıntıları temizlenerek bloklar açığa çıkarıldıktan sonra fotoğraflama, çizim ve ölçüm çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Kuleler ve düşen bloklar çizilmekle birlikte kalenin ancak yarısının çizimi tamamlanmıştır. Çalışma 2005 yılında devam ettirilecektir. Ayrıca 2004 yılı çalışmaları sırasında Labranda çevresindeki kuleler ve küçük kaleler de incelenmiştir. Tespit edilen 4 kule akropol ile göz teması kuracak şekilde düzenlenmiştir. Kutsal alandaki bronz ve altından adak eşyalarının korunması amacıyla kutsal alanın korunmasına yönelik olarak tüm bu kuleler ve kale birlikte planlanmıştır. Büyük kulelerden birisi olan 11.70 x 11.60 m ölçüsündeki Tepehisar Kale bitki örtüsünden arındırılarak temizlenmiştir. Detaylı plan çalışmalarıda tamamlandı. Kule dijital plana işlenmiştir, diğer kuleler de 2005 yılı çalışmaları sırasında plana işlenmiştir.

(C) Kutsal alan içindeki araştırma ve kazılara devam edilmesi :

2003 yılı çalışmaları sırasında kutsal alandaki yapıları sınırlayan temenos duvarı belgelenmiştir. Bu çalışma ile kutsal alandaki kamulaştırılmamış alanlar daha sağlam tespit edilebilmiştir. Ayrıca Milas Kadastro müdürlüğü de burada bir çalışma gerçekleştirmiştir. Kutsal alan içindeki şahıs arazilerinin kamulaştırılarak muhtemel arkeolojik araştırmalar için uygun hale getirilmesi gerekmektedir. Andron A arkasındaki iki küçük bahçe 2003 yılında kamulaştırılmıştır. Kutsal alanın çit ile çevrelenerek koruma altına alınması da gereklidir. Pontus Hellström ve Thomas Thieme tarafından Andron A ve B yayın çalışmaları devam ettirilmiştir. Tüm kutsal alan bitki örtüsünden arındırılarak yapı duvarları için sakıncalı ağaçlar kesilmiştir. Ayrıca kutsal alandaki çeşme yapısı bir duvarla çevrelenerek kent içine alınmış ve ziyaretçilerin soğuk Labranda suyunu temiz bir biçimde içebilmeleri amaçlanmıştır. 2002 yılında tespit edilen yazıt Milas müzesinde tekrar incelenmiştir. Labranda kazıları sırasında bulunmuş malzemelerin Milas müzesinde toplanabilmesi için yerel otoriteler ile görüşmeler yapılmıştır. 1940-1950 yıllarındaki kazılarda bulunan malzemeler İzmir Müzesinde bulunmaktadır. 1960 yılında Bodrum Müzesi kurulduktan sonra da kentteki pek çok mimari parça, yazıt ve heykeltıraşlık eserleri Bodrum’a taşınmıştır. Son yıllardaki kazılardan elde edilen buluntular ise Milas Müzesinde sergilenmektedir. 2003 ve 2004 yıllarında Bodrum müzesinde Labranda materyalinin tespiti ve belgelenmesi için çalışmalar gerçekleştirilmiştir. 2004 yılında benzer çalışma İzmir Müzesinde gerçekleştirilmiştir. Müze personelinin yardımıyla müzedeki Labranda malzemesinin büyük bir bölümü tespit edilmiştir. Tüm bu malzemelerin Milas müzesine nakledilmesi hem dileğimiz hem de amacımızdır. 2004 yılı çalışmaları oldukça başarılı sonuçlanmıştır. Andron A yapısını lazer taraması gerçekleştirilmiş, kutsal yol, çeşme yapıları ve mezarların dijital plana aktarılması tamamlanmıştır. Akropol kalesi ve çevredeki kulelerde temizleme ve belgeleme çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Labranda malzemesi için Bodrum ve İzmir Müzelerinde çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Ayrıca Muğla valisi ile yeni yapılacak bilet gişesi, tuvalet ve kafeterya yapısı ile Labranda yolunun asfaltlanması ile ilgili gereklilikleri görüşülmüştür.

Kaynak

www.boredinfo.org

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

3 Comments

  1. tutku 06 Aralık 2010 at 19:35

    ne biçim sorduğum sorunun cevamını alamadım

  2. datça 24 Kasım 2011 at 16:55

    bodrum çok güzel ama keşfedilmemiş yerleri görmek istiyorsanız datçaya da bekleriz.güzel yazılarınızın devamını bekleriz.

  3. Evden eve nakliyat 22 Temmuz 2013 at 19:01

    Evden eve nakliyat ihtiyacınız için en ucuz evden eve nakliyat fiyatları burada

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *