Beyaz Zambaklar Ülkesinden:Pamukkale

 Neredeyse yarım metre derinlikli göletinde paçaları dize kadar sıvayıp ılık sularını iki yana saçarak yürümek, göz kamaştırıcı aklığında dinlenmek, şu kocaman sütlü dondurmanın içinde gezinmek… Ders kitaplarındaki alacakaranlık fotoğraflarından anımsadığımız doğal güzellik, eşsiz Pamukkale, insanın içinde uyandırdığı sonsuz beyazlık duygusuyla, gökyüzünden akıtılmış tabaka tabaka kaymaklı görünümüyle Denizli’de konuklarının yolunu gözlüyor. Ya hemen bitişiğinde baştan ayağa bir ucundan diğer ucu görünmez görkemli antik kenti Hierapolis’e ne demeli? Tam anlamıyla açık hava müzesi niteliğini eksiksizce taşıyan Hierapolis, gezmekle bitmez eserleriyle Pamukkale’nin eşiğinde öylece duruyor.

 

Pamukkale’nin benim için anlamı sadece bir doğa ve tarih harikası oluşuyla sınırlı değil. Pamukkale aynı zamanda doğup büyüdüğüm, ait olduğum Egenin verimli toprakları üzerinde…

 

Kuşkuya yer bırakmayacak şekilde Türkiye’nin en tanınmış doğa harikası Pamukkale, henüz yirmi kilometre uzaklıktan göz almaya başlıyor. UNESCO’nun Türkiye’de ikileme düşmeden dünya kültürel miras listesine dâhil ettiği sayılı yerden biri. Türkiye’de tatil üç sözcükle sınırlanıyor: deniz, kum, güneş. Pamukkale, verilen uğraşlar sonucunda Türkiye’nin deniz turizmine alternatif merkezlerinden biri konumuna geldi. Denizli’nin dünyaya açılan penceresi Pamukkale, travertenlerin sunduğu görsel zenginlikle, yılda 1 milyonun üzerinde yerli ve yabancı turisti misafir ediyor.

 

Yenilerde açılan geniş yoldan gidiliyor Pamukkale. Denizli ile arasındaki mesafe yirmi km.yi buluyor. Yolculuk sırasında çevrede yakınlarda bir doğa harikasının bulunduğuna ilişkin dişe dokunur herhangi bir belirti göze çarpmıyor. Topraklar, ağaçlar, o kadarcık. Kıvrımlar çizerek sağa, sola dönerek çıkan asfaltta ilerliyorum. Son dönemeci geçer geçmez parlak bir sütbeyazlık gözümü alıyor. Evet, bu Pamukkale olmalı. Sereserpe uzanmış beyaz zambaklar ülkesinden… 

 

Kırlı yeşilli toprakların üzerinde ne yerden bitme ne gökten düşme kocaman sütlü dondurma tepsisi halinde süzülüyor Pamukkale. Kenarlarında süslü çıkıntılar oluşmuş kat kat. Her katta, türlü sakinler, camgöbeği sular sergileniyor. Pamuk tarlasında hasat zamanı toparlanan akçıl ürünleri andırıyor. Bazen de metrelerce yağıp üst üste yerleşen kar kütlelerini, Himalaya zirvelerini… Eşsiz seyir zevki bu olmalı. Kırçıl sehpanın üstüne örtülmüş ince işlemeli dantelli ak pak bir beşikörtüsü gibi tepelerin üstüne saçılmış. Öyle saçılmış ki, aşağı doğru sızmış ince sızaklar halinde tepelerden. Pamukkale’nin uçları saçaklı…

 

 Biraz uzağında kireçten çizgilerle ‘havuzlar’ var yan yana. Çıkıntılardaki camgöbeği sulara pek benziyor. Yürüyüş yolları taşlarla döşenmiş. Çimenlikler, ‘havuzlar’ ile taş döşeli parkurların arasında, ustaca ayrılmış. Her köşe başına, geceleyin kullanılması için kibar kandiller yerleştirilmiş. Çoğu yabancı olmak üzere, mayolu, fötr şapkalı, şortlu, kasketli turistler ayrı gruplar halinde dolaşıp meraklı gözlerle çevredeki güzelliklere bakıyorlar. Travertenlerin üzerinden şirin yerleşim yerleri, uzaktaki füme dağlar, yakındaki ağaçlı tepeler rahatlıkla görünüyor. Pembe çiçeklerin arasından bakıldığında…

 

Pamukkale’nin bulunduğu yer binlerce yıldır yerleşim merkezi. Her yerinden besleyici sular fışkıran, ısıtan, serinleten, görsel şöleniyle insanlarını hayran bırakan bir kent için şu durum öyle doğal ve olağan ki…

Pekâlâ, böyle bir güzellik nasıl oluşmuş olabilir? Doğaüstü bir olayla meydana gelmiş izlenimi veren Pamukkale harikasının ne türlü süreçlerden sonra oluştuğu, merakı uyandırıcı bir konu. Binlerce yıl önce, sıcaklığa ve diğer etkenlere bağlı olarak gerçekleşen kimyasal tepkimelerle, çökelmeler oluşuyor. Pamukkale’nin uçsuz beyazlığının altında yatan katmanda, durmaksızın akan sıcak su kaynağı, üç yüz yirmi metre uzunluğunda bir kanalla travertenlerin başına geliyor. İzlemesi büyük keyif veren traverten katlarına dökülüyor sonra. Beyazlığın nasıl oluştuğuna gelince; kat kat havuzcuklarında ve kat kat seddelerinde çökelmekte olan kalsiyum karbonat başlangıçta jel halinde. Zaman içerisinde sertleşiyor ve ‘traverten’ haline geliyor. Bu arada traverten sözcüğünün de nereden geldiğini buldum. İtalya’da, Pamukkale’ye benzer bir kentin Roma devrindeki adından ‘Tivertino’dan geliyormuş.

 

 Sıcak kaynak suyunun, normal şartlara dönüşmeye çabalaması çökelmeyi ve traverten oluşumunu sağlıyor. Termal sudaki kalsiyum bikarbonatın aşırı miktarda bulunması ve suyun yüzeye çıkışı sonucu karbondioksit açığa çıkıyor ve kalsiyum karbonat çökeliyor. Çökelme, termal sudaki karbondioksit ile havadaki karbondioksit dengeye gelinceye kadar devam ediyor. Beyazlığın oluşumunda, hava şartları, ısı kaybı, akışın yayılımı ve süresi etkiliymiş. Bazıları, şu kimyasal oluşumlar üzerinden kurgular yaparak başka topraklar üzerinde de Pamukkale’ye benzeyecek beyazlıklar yaratmayı düşünüyormuş. Kulağıma gelen fısıltılardan olan bu planları dile getirmeyi gerekli gördüm. Neden olmasın ki. En azından denemeye değer…

 

Yakın bir zamana değin, Pamukkale’nin durumu hiç de iç açıcı değildi. Çevresinde tatil beldeleri kurulmuştu. Güzellikleri koruyacak hiçbir önlem yoktu. Travertenler beyaz değildi, çamurlu renklere bürünmüştü. Kirletilmişti. Neyse ki, geçtiğimiz yıllarda alınan önlemler, gösterilen duyarlılık, çevre düzenlemeleri, temizleme çalışmaları sayesinde güzel Pamukkale, gerçek yüzüne kavuştu.

 

Ve Pamukkale’nin antik kentinden, Hierapolis’ten söz etmenin sırası geldi. Hierapolis yüksekçe bir tepenin üzerinde konuşlandırılmış. Tepenin güney eteklerinde endamlı travertenler bulunuyor. Travertenleri gezdikten sonra, Hierapolis, kucak açmış, ziyaretçilerini bekliyor yukarılarda. Hierapolis şehrinin kuruluşu çok eskilerde gömülü. Bergama kralı II. Eumenes tarafından, İsa’dan önce 190 yılında kurulan şehre, efsanevi kahraman Telefos’un güzel karısı ‘Hiera’nın adına izafeten Hierapolis adı veriliyor. Hierapolis kutsal şehir… Hellenistik özellik taşıyan kent, altmış sene sonra II. Eumenes’in halefi Bergama kralı 3. Attalos’un vasiyeti üzerine, Bergama ile birlikte Romalılara geçmiş. M.S. 17’de Roma İmparatoru Tiberius zamanında şiddetli bir deprem ile yerle bir oluyor. Yeniden inşa edilen şehir bütünüyle Roma karakterine bürünüp, sonraki yüzyıllarda Roma İmparatoru Septimus Severis ve Karakalla devirlerinde büyük bir refaha kavuşarak altın devrini yaşıyor. Roma İmparatorluğunun ileri gelenlerinin sayfiyesi, kuzular çevirip şarap içtikleri seyir yerlerinden oluveriyor.

 

Hierapolis’te neler mi var? Ne yok ki. Kusursuz bir antik tiyatro, nekropol denilen mezar anıtları, antik havuz, yüce Apollon tapınağı, büyük cadde ve şehir kapıları, Hz. İsa’nın on iki havarisinden birinin, St. Philippe Martyrion’un çarmıha gerildiği meydan…  Antik tiyatrodan başlayalım. Grek tiyatrosu tarzında, yamaca yaslanmış üç yüz ayak (bu, yaklaşık 91 m. ediyor) cepheli dairesul, ters koni biçiminde büyük bir yapı. Elli oturma sırası, sekiz merdiven, tonozlu geçitler (bu geçitlere vomitoryum deniyor), Cavea’nın ortasında kraliyet locası ve orkestra, geniş sahne, istiridye kabuğu motifleriyle süslü mermer sütunlar, sütunların arasını süsleyen heykeller bulunuyor. Tiyatroda yer alan kabartmalı frizlerde; Apollon ve Artemis’in doğuşu ve dini ayin sahneleri, egeli yunan tanrılarının olduğu eğlence sahneleri, müzik yarışmaları, tanrılar ile devler arasındaki savaşlar, yeraltı tanrısı Hades’in tanrıça Persephone’yi yeraltına kaçırması gibi mitolojik konular ile Hierapolis kenti için yapılan yarış sahneleri, kral kapısı üstünde İmparatorun taç giyme merasimi tasvir ediliyor. Kabartmalar, stillerinden de anlaşılacağı üzere değişik dönemlerde farklı ustalar tarafından yapılmış. Bergama sanat ekolünün –ki sanat tarihinde kaydadeğer bir ekolmüş- Hierapolis’teki yansımaları, iyi bir araştırmacının dikkatinden kaçmayacak ölçüde belirgin: kalabalık, hareketli, kıpır kıpır. Tablo olağanüstü görkemli. Kabartmaları izlerken gerçeklerden çok daha etkileyici olan masallardaki tanrıların, devlerin, imparatorların, denizlerin dünyasını hissetmemek elde değil. Üzerinden geçen korkutucu ve yok edici süreye direnerek kalıcılığı yakalamak. Romalılar işte bunu başarmış.

 

Kent surlarının dışında ve ova dışındaki tüm yönlerde nekropol alanları bulunuyor. Nekropolis/mezar-şehir’deki anıtların iyi durumda koruna gelmiş olması ve yayıldığı geniş alanda, çok sayıda traverten lahit ile birlikte bulunması, etkileyici bir görüntü oluşturuyor, sayıları iki binden fazla. Mezarlarda soylu ve fakir ayrımı dahi göze çarpıyor. Tümülüsler, yol boyunca ve doğuya doğru çıkan bayırda, daha çok seçkin ailelerle ait. Fakir ailelerinki kayaya oyulmuş basit mezarlar. Bazı lahitler ise, duvarlarla çevrili, ağaç selvilerle, çiçeklerle süslü bahçelere sahip. Hierapolis’te kabirler için ayrı bir kent oluşturulması, anıtlar, şehitlikler tahsis edilmesi o zamanda ulaşılan sanat düzeyi bakımından önemli işaretler taşıyor.

 

 Antik havuz, şimdi bile turistlerin yüzüp tedavi oldukları bir ören yeri özelliği gösteriyor. Ucu kapatılmış, uzun ağaçlarla çevrili bir nehre benziyor ilk bakışta. Suyu berrak, tabanı temiz, türlü çiçeklerle bezeli. Palmiye ağaçları, fundalıklar, nilüferler, hoş kokulu akasyalarıyla yeryüzünden çok kutsal kitaplarda anlatılan cennetlerden ödünç alınmış sanki. Yan yatmış kütükler, sularda yüzen ağaç kabukları ile ahşap tekerlek erişilmez havalar katıyor antik havuza.böyle harika bir yerde sağlığa sağlık katmamak ne mümkün! Meğer antik havuz, Roma döneminde, Hierapolis’teki diğer hamamların yanı sıra, tedavi amaçlı kullanılıyormuş. Bunu öğrendiğimde hiç şaşırmadım. Sıcacık su, rahatlatıcı olduğu gibi kalp hastalığı, damar sertliği, romatizma ve daha pek çok rahatsızlığı iyileştiriyor, içildiğindeyse mide spazmını geçiriyormuş.

 

Apollon tapınağından geriye kalan; mermer merdiven, mermer levhalarla kaplı silmeli kornişleriyle bir podyum gördüğüm kadarıyla. Eski ve dinsel önemi olan bir mağaranın üstüne kurulmuş. Kısacası altı üstü dokunulmaz, kutsal. Eski kaynaklar, rahiplerin mağaraya indiği, zehirli gazdan etkilenmediği notunu düşüyor. Apollon tapınağının büyüleyici kısmı, Apollon kehanetinin anlatıldığı yazıların bulunduğu duvarlar. Tapınak, antik dönemde önde gelen kehanet merkezlerindenmiş. Bu benzersiz eserleri gün yüzüne çıkaran İtalyan araştırmacı şöyle diyor: ”O dönem insanları, kehanet için bir harf seçiyordu. Apollon, insanların sorusuna cevap veriyordu. Kehanet binası içinde bir bothros bulundu. Bu bothros, taban üzerinde bulunuyor ve sunak olarak kullanılıyordu. Bu sunağa süt ve şarap döküp kurban kesiyorlardı.”

Geleceğini merak eden insanlar, yön gösteren fallar, akıtılan kan ve kesilen kurbanlar…

 

Şimdiki çağdaş kentlere taş çıkartan uzunlukta caddeleri var Hierapolis’in. Kentin yüreğinden geçen, bir ucundan diğer ucuna ikiye bölüp bin metre uzanan ana caddenin iki tarafında sütunlu revaklar ve önemli kamu yapıları sıralanmış. Her iki ucunda anıtsal kapılar zafer takı görünümünde, kemerli, yanlarındaki kulelerle heybetli. Kapılarda imparatorlara ithaf edilmiş yazıtlar destan okuyor. Şehri kötü etkilerden korumak üzere arslan, panter başlarıyla bezenmiş konsollar dikili. Günbatımında mavinin tüm tonları ile oluşan nefis manzarası görülmeden geçilmez.

Hamam-kilise, es geçilemeyecek bir yapı olarak ön plana çıkıyor. Hamamken kiliseye dönüştürülmüş. Büyük bir mimari çabanın meyvesi olsa gerek öyle ya. Hierapolis Arkeoloji Müzesi Büyük Hamam binasında faaliyet gösteriyor. Müzede göz kamaştırıcı eseler sergileniyor; alımlı lahitler, cazibeli heykeller, tören kapları, altın sikkeler ve daha neler neler…  Taç giyme törenine ilişkin yazıtlar bile Müzede. Bina seçimi oldukça isabetli olmuş, dekor sergilenen parçalarla, yaldızlı lambalarla dikkat çekici bir bütünlük oluşturmuş. Kaynaktan çıkan şifalı sular vadiye akmadan önce Müze binası olan Büyük hamamın içinden geçip gidiyor. Antik dönemden sonra yıldızı sönmek şöyle dursun iyice namı yayılmış Büyük Hamamın. İthal sırlı kapılar zenginliğin göstergeleri olarak karşımıza çıkıyor. Dini bir öneme sahip olan Hierapolis’te temizliğe büyük önem verilmiş. Yolcuların kente geldiklerinde ve ayrılırken temiz olmaları için şu hamamlar şehrin giriş ve çıkışlarında inşa edilmiş. İhtişam, gönenç ve güç; hepsi burada.

 

 Gerek Pagan dönemde gerekse Hıristiyanlık döneminde Hierapolis, tartışılmaz kutsal kent sıfatı taşımış. Hz. İsa’nın ölümünden sonra Hierapolis’e hristiyanlığı yaymak için havari St. Philippe Martyrion geliyor. Yöneticiler havariyi derhal yakalatıp çarmıha geriyor, ibret olsun diye cesedini günlerce sergiliyorlar.  Hıristiyanlığın resmi din olmasının ardından havarinin gömüldüğü şehitlik yapılıyor. Günümüzde pek çok kilise Aziz Philippe bayramını kutlayıp, hâlâ onun adına törenler yapıyor.

 

Hierapolis ve eteklerindeki Pamukkale kadar değerli eserlerin Türkiye’deki sayısının bir elin parmaklarını geçmeyeceğini düşünüyorum. Günün yarısına dek travertenlerin dondurma tadındaki beyazlığında keyif çatmak, geri kalan vakitte baş döndürücü görkemiyle antik kentin caddelerini adımlamak ve güneş batarken şehrin kapılarından ufuktaki kızıllığı izlemek, asla unutulmayacak görsel şölenler halinde belleklere yerleşecektir.

 

Faruk Turinay

Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi   

 

 

 

 

  

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *