AşŸıklar Yahya Efendi’de BuluşŸuyor

yahyaefendi2.jpgyahyaefendi1.jpg

HASAN MAHİR Sonbahar hüznünü yaşŸıyor İstanbul. Martıların çığŸlığŸı, Marmara Denizi€™nin dalgaları ile kendi şŸarkısını söylüyor. Sahil yolu boyunca dizilmişŸ çınarların dallarının çıkardığŸı €˜hö», hö»€™lar rüzgarlara karışŸıyor…

Sarının ve kahverenginin bütün tonlarını üzerinde taşŸıyan ağŸaçlar Yahya Efendi€™yi (ks) selamlıyor. Kendini arayanlar, gönlü sıkılanlar, yolunu BeşŸiktaşŸ€™a yani, Yahya Efendi€™ye düşŸürüyor bizim gibi. Dergimizin Editör€™ü Süleyman Bey€™le düşŸüyoruz yollara.

İstanbul BeşŸiktaşŸ€™ta, ÇırağŸan Sarayı€™nın karşŸısındaki dar ve bir o kadar da dik yokuşŸa döndürüyoruz yolumuzu. EğŸilerek bizi selamlayan ağŸaçlar, yolumuzu yaprak yaprak motiflerle süslüyor. YokuşŸu yarıladığŸımızda, önümüze çıkan ilk yol ayrımından sağŸa dönüyoruz. YokuşŸ yukarı atılan her adımımızda nefes alışŸ verişŸlerimiz hızlanıyor.

Bu yokuşŸun kısa ve bir o kadar da dik olması, hayatı anlatıyor sanki. Hayat bir o kadar kısa ve bir o kadar da zor. Hele bu hayat, Yahya Efendi€™nin gittiğŸi yolsa, sabır, şŸükür istiyor.

YokuşŸun sonunda, yorgun mimarisi ile Yahya Efendi Dergö¢hı karşŸılıyor bizi. Üzeri kapalı avlu kapısından girdiğŸimizde, sonbahar havasının yerini, mana iklimi kuşŸatıyor. Kendimizi avlunun dışŸında bırakıp, dergö¢ha gelen bir €˜sofi€™ye dönüşŸüyoruz.

Dergö¢hın etrafını, himmet edilir umudu ile defnedilmişŸ insanların mezarları kuşŸatmışŸ. Dergö¢hın çevresi, zaman içersinde mezarlık olmuşŸ. ևok sayıda, tarihe mal olmuşŸ şŸahsiyetin kabri burada bulunmakta. PadişŸah hanımları, çocukları, paşŸalar, buradan uzanmışŸlar sonsuzluk ö¢lemine.

Hayatın faniliğŸi, ölümün gerçekliğŸi tüm encamı ile kuşŸatıyor bizi. Bir yandan, devrilmişŸ mezar taşŸlarının matemi sarıyor bizi, bir yandan da BoğŸaz€™ın manzarası. Gemiler gelip geçiyor boğŸazdan. İnsanlar gelip geçiyor hayattan. İşŸlemeli mezar taşŸlarının önünde, ölümle hayat arasında gidip geliyoruz.

Hep gelenler yana yana geldi gitti dünyadan
şžimdi nevbet bana geldi döne döne yanayım

Bizim gibi çok sayıda insan da her gün buraya akın ediyor. Derde giriftar olan, €˜medet!€™ diyerek, Yahya Efendi€™nin himmet kapısını çalıyor. Yahya Efendi Dergö¢hı€™na, özellikle mevlit geceleri ve mübarek günlerde gelenler çok sayıda. İstanbul€™un elit kesiminde de Yahya Efendi€™ye rağŸbet büyük.

Temiz ve bir o kadar da şŸık olan dergö¢hın içerisine adım atıyoruz. Dergö¢h, geçmişŸte gönül insanlarını yetişŸtirmek için yıllarca hizmet etmişŸ. Bugün de gönül hastalığŸı olanların kapısını çaldığŸı bir mekö¢n olmuşŸ.

Tavizsiz bir alim

Trabzon€™da doğŸan Yahya Efendi Hazretleri, Kanuni Sultan Süleyman€™la sütkardeşŸ olmuşŸlar. Trabzon€™da başŸlayan bu kardeşŸlik, İstanbul€™a taşŸınmışŸ. Kanuni, Osmanlının başŸına geçmişŸ en büyük padişŸahlarından olmuşŸ. Yahya Efendi Hazretleri, ilim ve irfan ordusunun başŸına geçmişŸ. Yıllarca medreselerde müderrislik yapmışŸ. Kanuni Sultan Süleyman€™la olan bağŸı sebebi ile sarayda fikir danışŸılan, bilgisine değŸer verilen birisi olmuşŸ.

Gün gelip kavga Saltanat kavgasına dönüşŸünce, Kanuni Sultan Süleyman padişŸahlığŸa göz diken şŸehzadelerden birini boğŸdurmuşŸ. O gün her şŸeyi olan sütkardeşŸi, Kanuni€™nin yaptırmışŸ olduğŸu bu cinayete karşŸı çıkmışŸ. Kendisine karşŸı çıkan PadişŸah, Yahya Efendi€™nin Medresedeki görevine son vermişŸ.

 
 

Devlet kapısından ayrılan Yahya Efendi için hayat hizmet kapısına dönüşŸmüşŸ. Kendi parası ile aldığŸı bugünkü dergö¢hına çekilmişŸ. Marmara Denizi€™nin hemen yanındaki tepede bulunan bu dergö¢h, yıllarca yolunu kaybedenlere deniz feneri olmuşŸ.
Dergah, Yıldız mahallesi, Yahya Efendi Çıkmazı’nda yer almaktadır. şžeyh Hazretleri tarafından 1538’de kurulmuşŸtur. Dergah (tekke); mescid, tevhidhane, medrese, hamam, mezarlık ve çeşŸitli evlerden oluşŸan bir külliye niteliğŸindedir. Tekkeye zaman içinde farklı mekanlar eklenmişŸtir. Bu durum yapıyı girift ve aynı zamanda organik bir hale getirmişŸtir. Tekkenin bir diğŸer özelliğŸi ise mimari yapıların doğŸal çevre ile kurduğŸu yakın ilişŸkidir.
Yahya Efendi Dergahı, postnişŸin olan Yahya Efendi zamanında €˜Üveysö®lik€™ olarak adlandırılan tasavvuf ekolüne bağŸlanmışŸtır. Daha sonra tekke KadiriliğŸe ve NakşŸibendiliğŸe intisap etmişŸ, ancak Üveysö®liğŸin etkisi de devam etmişŸtir.
Denize yakın olması sebebi ile olsa gerek, gemiciler, sefere giderken, seferden gelirken Yahya Efendi€™nin hayır duasını almışŸlar. YaşŸadığŸı devirde, dergö¢hına; devlet erkö¢nından, en alt tabakadaki insanlara kadar her kesim gelmişŸ. Dergahına her gelene €œaşŸık€ diye hitap edermişŸ.

Yahya Efendi Hazretleri, Müslümanlar arasında ilmi, irfanı, ihsanı, ikramı ile tanınmakla kalmamışŸ, gayri Müslimler arasında da nam salmışŸtır. Rumlar; dergö¢ha giden Hıristiyanları MüslümanlığŸa döndürdüğŸü için kendi dindaşŸlarını çalma manasına Yahya Efendiye €œHırsız Aziz€ (Hırsız Evliya) demişŸlerdir.

Fenni ve dini ilimlere vakıf olan Yahya Efendi içindeki duygu selini şŸiire de döken aynı zamanda bir şŸairdir de. şžiirlerini €œmüderris€ mahlası ile yazmışŸtır. şžiirleri içerik ve teknik yönden edebi bir üsluptadır. şžiirlerinin de içinde bulunduğŸu €œDivançe€si bulunmaktadır.

Yahya Efendi sıkı bir tedristen geçer. O, çölde su arayan seyyah gibi ilim arar. Çiçekten, çiçeğŸe konar. Hem çok okur, hem ilim meclislerine koşŸar. Disiplinli ve çalışŸkandır. ևok beğŸenilir, hızla yükselir. Gün gelir Osmanlının zirve medreselerinden Fatih Medresesi’ne atanır ki, görevi devraldığŸı zat, Kadızö¢de Hazretleri gibi bir zirvedir. Ancak özlediğŸi makam bu değŸildir. Onun rüyalarını, bir Allah dostunun dizi dibinde manevi mertebelere yürümek süsler. AradığŸına yıllar sonra kavuşŸur. Zembilli Ali Efendinin feyizli sohbetleriyle…

Yahya Efendi güçlü bir şŸair, ünlü bir tabiptir. Hendeseyi, riyaziyeyi yani, matematik ve geometriyi iyi bilir.

Eh, her medreseli gibi astronomiden anlar. HoşŸ, onlar için gökleri satır satır okumak maharet değŸildir.
Yahya Efendi para, pul peşŸinde koşŸmaz, ama Osmanlı müderrisine iyi para verir. Bir evin üç akçeye geçindiğŸi günlerde eline 50 akçe geçer. Yahya Efendi bu para ile o zamanlar kuytu bir yer olan BeşŸiktaşŸ’ta bir arazi alır ve dergö¢hını yaptırır. Kö¢h kayaları oyar, kö¢h denizi doldurur. İnşŸaat işŸlerinde çok mahirdir. İşŸte, ömrünün son yıllarında, sevenlerini burada ağŸırlar.

KERAMETLERİ

€˜Hırsız Evliya€™
Kosta adında bir Rum Kaptan varmışŸ, şŸarapçılık yaparmışŸ, çok da içtiğŸi için ayık anı olmazmışŸ. Ama Yahya Efendi€™yi nerde görse, eline kapanırmışŸ. Yahya Efendi de sırtını sıvazlayarak:

– Kastın ne Kosta? Niye harö¢b ediyorsun kendini bu kadar? der gönüllenirmişŸ.

Bir böyle, iki böyle derken, bir gün Marmara Adalarının birinden Ortaköy’e şŸarap taşŸırken deniz kabarmaya, dalgalar teknesini tokatlamaya başŸlamışŸ. Derken fırtına kasırgaya, kasırga kıyö¢mete dönüşŸmeye başŸlayınca, kabaran, köpüren, taşŸan rahmet deryasında sırılsıklam olan Kosta, riyö¢sız bir gönülle, içten içe, dışŸtan dışŸa, resmen de alenen de hep sevip saydığŸı Yahya Efendi€™ye yönelerek:

– Elimden tut Aziz Yahya, çek sahile beni, sana bir küp şŸarabım var, hepsi fedö¢ olsun sana … diye içten içe yana yakıla Ortaköy’e ulaşŸınca, Kosta’yı sevenlerden birisi:

– GeçmişŸ olsun Kosta. Bu berbat fırtınayı nasıl aşŸtın sen? Biraz da meczub bir adam olan Kosta, saçını başŸını eliyle taraklayarak:

– Ben aşŸmadım, aşŸıranlar aşŸırdılar. Yine bağŸışŸlandı bize canımız. Köyde (Ortaköy) ne var, ne yok?
– Hırsız var.

– Hırsız?!

– Hırsız Aziz, adamlarıyla birlikte seni mahzeninde bekliyor.

– Ne zaman geldiler?

– Az evvel. Onlar gönderdiler beni seni bulmaya.

– Pekala hadi gidelim.

– Ben gelmesem, bir mahzuru var mı?

– Hayır, hiç bir mahzuru yok ama sen de gel.

– Peki, demişŸ arkadaşŸı, gitmişŸler varmışŸlar ki, Yahya Efendi ve yö¢ranı Kosta’nın mahzeninde onları bekliyorlar.

Kosta ve arkadaşŸı, loşŸ mahzenin kapısından içeriye girerken, Yahya Efendi:

– Gel bakalım Kosta. Bir söz attın deryaya, biz de geldik buraya. Tut bakalım sözünü. Bu durum karşŸısında ne diyeceğŸini, ne edeceğŸini şŸaşŸıran Kosta, Yahya Efendi’nin ellerine kapanarak:

– Aziz Baba, mahzenim feda size, şŸeref verdiniz bize, siz emredin yeter. Yahya Efendi:

– En keskini hangi küpte? Kosta, kovuklardaki bir küpü göstererek:

– Aha şŸuracıkta işŸte. Yahya Efendi:

– Onu için hep birlikte. Kosta, elpençe, mahviyyet içre:

– Siz? Yahya Efendi:

– Biz de içeriz, merak etme, deyince, Kosta, yıllanmışŸ şŸarap küplerini açarak, bardak bardak dağŸıtmaya başŸlamışŸ. Yahya Efendi de öyle bir sohbet açmışŸ ki orada, ilm-i ledün göklerini oraya boşŸaltmışŸ. Saatlerce içtikleri halde, hiç kimsede en basit bir sarhoşŸluk alameti görülmeyince, Kosta, arkadaşŸı ve mahzende çalışŸan diğŸer Rumlar birbirlerine bakışŸmaya başŸlamışŸlar. Kosta, arkadaşŸının kulağŸına usulca:

– Bu işŸte bir işŸ var. Bir de biz bakalım şŸu şŸarabın tadına, diyerek birer bardak da kendileri içince, gözleri fal taşŸı gibi parlamışŸ, zira, bakmışŸlar görmüşŸler ki Kosta’nın mahzende yıllanmışŸ şŸarabı, taze nar şŸerbetinde dönüşŸmüşŸ.
İşŸte Kosta da, arkadaşŸları da, o günden sonra, mabedlerini de, işŸlerini de değŸişŸtirerek iyi bir Müslüman olmuşŸlar.
Evliyaların işŸi, bizim bilemediğŸimiz, akıl erdiremediğŸimiz bir planda cereyan ediyor. Hani ilim için henüz çözülemeyen bazı gerçekler var ya… (Yahya Efendi; Mustafa ö–zdamar, Kırk Kandil, 1997.)

Bala Ban!

Günün birinde, Rum çocuğŸunun biri soluk soluğŸa dergahın bahçesine girer. Kan ter içinde €œKoyunlarım…€ der €œkoyunlarım bu tarafa kaçtılar€ DervişŸler arar, tarar, ama bulamazlar. ևocukcağŸız bitkin ve ağŸlamaklıdır. Tam bu esnada Yahya Efendi görünür. €œBu delikanlı yorulmuşŸ€ der, €œsanırım acıkmışŸtır da. KoşŸun ekmek, yağŸ, bal getirin!€ Garibim hö¢lö¢ ürkektir. Mübarek sofraya katılır ve ona cesaret verir.

İşŸte sana tereyağŸı, bal, taze nan (ekmek)
Dilersen yağŸa ban, dilersen bala ban!

… Balaban! İşŸte bu son kelime çocuğŸu şŸaşŸırtır. Çünkü adı Balaban€™dır. Bu şŸiirli ikram çok hoşŸuna gider. Tam o sıra dervişŸler küçük çobana koyunlarının bulunduğŸunu müjdelerler. Sonraki günlerde Balaban ve babası tekkenin müdavimlerinden olurlar.

€Seni şŸöhretin değŸil, adaletin kurtarır!€

Yahya Efendi, Trabzon Kadısı ö–mer Efendi€™nin oğŸludur. O Kanuni Süleyman ile aynı günlerde doğŸar. Hatta minik şŸehzadeyi Yahya Efendi€™nin annesi Afife Hanım emzirir. Hasılı ikisi süt kardeşŸ olurlar.

Yahya Efendi balıkçıya, kayıkçıya bile kıymet verir, çoluk çocuğŸu muhatap edinir. Hö¢limdir, selimdir, ama yeri geldiğŸinde Kanuni gibi bir cihan imparatoruna €œBakasın bre süt kardeşŸ!€ diye çıkışŸacak kadar yüreklidir. Nitekim günün birinde papazın biri atının yularına yapışŸır. €œBu da adalet mi yani?€ der, €œDoğŸru dürüst defter tutulmuyor, ölülerimizden bile haraç istiyorlar!€ Yahya Efendi derhal sultana çıkar. €œYazıklar olsun€ der, €œBöyle ele geçen mal helö¢l değŸildir. YediğŸin, içtiğŸin, sarayın, saltanatın, haram sana!€

Kö¢nuni ağŸlamaklıdır: €œAğŸabey; halimi Allah biliyor ki bunlardan haberim yok!€ diye sızlanır ve ikinci azarı yer €œO halde gaflettesin. Allahu Teö¢lö¢€™nın huzuruna çıktığŸında ne cevap vereceksin? Korkarım yakanı kafirlerin eline verecekler. Sürüm sürüm sürünecek, cehenneme itileceksin. Unutma tacın, tahtın, burada kalır, seni şŸöhretin değŸil, adaletin kurtarır!€ Tabi, durum derhal düzeltilir.

Bulgar Pehlivanı

Kanuni spora meraklıdır. Bir gün saltanat kayığŸı ile dergahın iskelesine yaklaşŸır ve Yahya Efendi’yi alıp, Yeniköy ö‡ayırı’na götürür. Burada güreşŸler vardır. Ancak hiç hesapta olmayan şŸeyler olur. Nereden geldiğŸi bilinmeyen Bulgar asıllı bir pehlivan, bizimkileri duman eder. Adam insan azmanıdır, bacakları kök salar çınar gibi. Koca koca yiğŸitler çaresiz kalırlar. Bırakın yenmeyi, yerinden kıpırdatamazlar. Adam her yıktığŸı Türkün ardından kahkahalar atar, haçını öperek temenna çakar. Yerli Rumlar sevinçten çıldırırlar.
Kanuni mi? Kahrolur tabii.

Yahya Efendi bakar PadişŸah fena bozuluyor, çıkar meydana ve akıllara durgunluk bir pazarlık yapar. “Yenilen, yenenin dinini kabul edecek” der, “tamam mı?” Bulgar pehlivanı bıyıklarını burarak güler, teklifi kabul eder. Ancak, bu aksakallı ihtiyar karşŸısında eli ayağŸı tutmaz olur. Adalelerinde güç, derman kalmaz. Yahya Efendi onun sırtını yere vurur mu bilmiyoruz, ama nefsini ve kibrini yerden yere vurur. Gözünü ve gönlünü açar. Sayfa sayfa hakikatleri aralar. Pehlivan diz çöker, iman eder.

Neme Gerek

Bir gün Kanuni, Yahya Efendi’ye “AğŸabey sen ilahi sırlara vakıfsın” diye haber yollar. “Acaba devletimizin encamı (sonu) n’ola?” Yahya Efendi iki kelime yazar, üstelik altını çizer: “Neme gerek!” Kanuni bu cevaba bozulur.

Halbuki sır o kelimelerde gizlidir. EğŸer zulüm yayılır, fukaralar feryada başŸlarsa ve şŸahısların menfaati devletin çıkarının üstüne çıkarsa. Üstelik görüp işŸitenler “Amaaan neme gerek” derlerse, bil ki yıkılışŸ yakındır!
yahyaefendi.jpg
Gün gelir Kanuni vefat eder. II. Selim kendini bir anda devletin başŸında bulur. Saltanat yükü omuzlarını çökerttiğŸinde sığŸınacak gölge, tutunacak dal arar. Birden aklına baba dostu Yahya Efendi gelir. Yüce Veliyi gördüğŸü an içi bir hoşŸ olur. Onun bir bakışŸı ile öylesine rahatlar ki tarifi ne mümkün. Devletini ve milletini güvende hisseder ve ayaklarına kapanmamak için zor tutar kendini. Mübarek onu kulaklarından yakalar. “Söyle bakalım!” der, “abdestin var mı?” Sultan edeple başŸını eğŸer, zor duyulan bir sesle “Var efendim” der. Yahya Efendi, tonunda şŸefkat hissedilen bir sesle “Hayır!” der, “benim sorduğŸum tövbe (gönül) abdestidir. şžimdi seninle tövbe edeceğŸiz ve bundan böyle birbirimize eksiklerimizi söyleyeceğŸiz tamam mı?” Ve öyle de olur.

Yahya Efendi mükemmel bir şŸairdir. şžiirlerini “Müderris” mahlası ile yazar ve her bahane ile ölümü hatırlatır, ölüme hazırlanır.
Mübarek, kabrini elceğŸizi ile kazar ve döner dolaşŸır kendi mezarına okur. Ona göre müminin ölümü bayram olmalıdır. Bakın şŸu işŸe ki bir bayram gecesi vefat eder, cenaze namazı bayram namazını müteakip kılınır ve defnolunur bayram günü.

II. Selim bu nurlu kabrin üzerine nefis bir türbe yaptırır. Derken şŸehzadeler, paşŸalar ona komşŸu olmak isterler. AşŸıkları kutlu eşŸiğŸe gömülmeyi vasiyyet ederler ki gün gelir koca bahçe mezarlığŸa döner.

Bu kapıdan giren dünyadan sıyrılır. Ama o mekö¢nda ölüm ürkütücü değŸil, şŸirindir. Ziyaretçiler duygu seline kapılırlar. İşŸte edipleri yazdıran, ozanları söyleten hava bu olmalıdır. Ki Evliya Çelebi’den, Tanpınar’a onlarca yazar bu dergahı anlatır.

Nasıl Gidilir?

Dünyanın her yerinden her araçla İstanbul€™a gitmek mümkündür, BeşŸiktaşŸ€™a semtine de belediye otobüsleri ve deniz yolu ile varılabilir. ÇırağŸan Sarayı€™nın önüne gelindiğŸinde 100 metrelik Yahya Efendi yokuşŸundan çıkılır.

Kaynak: BeşŸiktaşŸlı şžeyh Yahya Efendi ve Üveysö®lik; İsmet Demir ve Hacı Osman Yıldırım.

Yahya Efendi Hazretleri Kimdir?

İstanbul’da bulunan büyük velilerdendir. 1494 yılında Trabzon’da doğŸdu. İyi bir medrese tahsilinden sonra, müderrislik yaptı. Kanunö® Sultan Süleyman Han tahta çıkınca ona çok ilgi gösterdi. Her hususta hatırını saydı ve bir dediğŸini iki etmedi. Sohbet meclisi çok genişŸ olurdu. Her sınıftan insan sohbetine katılır, ondan faydalanırlar ve teselli bulurlardı. Müslümanlar kadar gayri Müslimlerle de ilgilenir, onlara yardımcı olurdu.

Yahya Efendi Hazretleri, 1569 yılında bir Kurban Bayramı gecesi Hakk’ın rahmetine kavuşŸtu. Cenaze namazı bayram namazını müteakip kılındı. Namazını şžeyhülislam Ebussuö»d Efendi kıldırdı. Cenazesine, İstanbul’da bulunan her sınıf ve inançtaki insanlar katıldı. Kabri, BeşŸiktaşŸ ile Ortaköy arasında yaptırdığŸı ve kendi adıyla anılan caminin yanında olup, ziyaret edilmektedir.

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *