Bir Taşra beldesi

Bir Taşra beldesi

Taşra beldelerini bilirsiniz. Ortası refüjlü, uzun sayılabilecek bir bulvar. Misafir veya yerli ama herkes adını bilir. Ki çoğu zaman adı Cumhuriyet ya da Atatürk’tür. Apartmanları dahi müstakil olan mahalleler, üzerinden bulut eksik olmayan alçak sıradağlar…
En gösterişli bina tahmin edilebileceği gibi hükümet konağı. Güvenlik şehrin girişinde pürdikkat hazır-ol’da bekleyen jandarmaya ve emniyet teşkilatına emanettir, hiç kuşku yok. Mal müdürlüğü, adliye, belediye, postane, tapu müdürlüğü birer birer unutulan eski dostlar olarak sıralanırlar hükümet konağının yanıbaşına. Şehrin bütün binalarının bir avuç eşrafıdır bunlar. Yeni inşa edilenlerin dışında tamamı taş’tan yapılmıştır, sapasağlamdır. Kimbilir hangi dönemden kalmıştır? Bazısı Tanzimat’ın bulanık atmosferinden, bazısı lalenin devrinden kalmıştır. Bazı yapılar vardır ki Fransızlar tarafından yapılmıştır işgal döneminde.

Hükümet konağı isminden anlaşılacağı üzere hükmeden(ler)in meskenidir. Daha önemlisi ev, hane, daire değildir o. Köşk/yalı/kasır familyasından adıyla sanıyla konak’tır. Hükümet konağı baştır, önderdir. Rengi, duruşu, edası başkadır. Görünmez bir el, onu taşra beldesinin diğer binalarından ayırır. Ortada belirgin bir çizginin resmi vardır.

Postanenin konumu diğerleri’nden biraz daha farklıdır. Bir kere geveze, dedikoducudur. Dilinden ne uçan kurtulur, ne de kaçan. Arabuluculuk mesleğini çoğu zaman dedektifliğe vardırır. En çalımlı taşra memurları postacılardır. ‘Herkes ona bakar ve merak eder.’ Birazcık gizemli, fazlaca gururludur. Çünkü bilinmeyen’i taşır, merak edilen’i ulaştırmak için adımlar dar sokakları. Beldenin ana caddesinde pek görünmez. Olta attığı mekanlar daha çok mahallelerin tozlu şoseleridir. Postane binasında çalışanların postacıdan pek de eksik yanı yoktur. Bir kere parmak izleriyle buğulanmış camın arkasındadırlar. Alışılagelmiş memur-müşteri ilişkisi yoktur tek katlı, turuncu kiremitli postanelerde. Rica, arz, minnet, şükran ifadeleri sıkça dökülür müşterilerin dudağından. Öyle ya, gönderilen ve beklenen değerlidir. Hafife alınacak bir ameliye değildir posta işi. İhtarnameyle aşk mektubunun, tebrik kartıyla dost namesinin yolunun kesiştiği tek yerdir ne de olsa. Atalar boşuna söylememiştir ‘Söz uçar, yazı kalır.’ Latin çağdaşları ‘Verbe Volant Scripta Manent’ ile karşılarlar bu deyişi. Kalıcı olan itibarlıdır kuşkusuz.

Kütüphane, orta büyüklükte bir taşra kentinin, her mevsim resmi törenlere sahne olan ana caddesini mesken tutmuş. Yılların yorgunluğunda kirli sarı duvar, rutubetten kabuklanmış ahşap çerçeveler. İhtiyar kütüphane, emekliliği gelmiş iki üç memura ev sahipliği yapmakta. Çevredeki ilköğretim okullarından dönem ödevi yapmaya gelen öğrenciler vardır bir de. Kitap kurtlarına gelince bir elin parmakları kadar. Zaten uzun zaman geçirmezler kütüphanede. Akıllarına koydukları gibi arar, bulur ve giderler. Çoğu zaman bir elin parmakları; kalabalığın söze dökülmüş halidir kütüphanede.
***
Kitaplar eskimiş, tahtakurularına yenik düşen kitaplıkların bir parçası haline gelmiştir. Neredeyse yapışıktır yıllar boyu. Herbirinin boynu bükük, çelimsizdir. Bakamazlar kolay kolay kimsenin gözünün içine. Nedense mahçuptur, bir ayıp işlemişçesine. Yalnız geçen senelerin dargınlığıdır bu tavır. Mevsimler birbirini kovalamış; fakat bir el sayfalarını okşamamıştır. Kendi dünyasına çekilmiştir kitaplar, çaresiz.

Kitaplıklar arasında meraklı gözlerin ilgisini çekebilen bahtiyardır. Elin uzanıp çektiği kitap 1930 basımlı bol irtifa’lı, sahife’lidir. Adı çağına göre moderndir bir parça: Yeryüzü Gökyüzü. Faik Sabri Duran’dır ‘müellif’. Kapağı açık mavi olmakla beraber zamanla solmuştur. Arkası çevrildiğinde fiyatı göze çarpar:
Sadece 7.5 Lira
Toplu mübayaada iskonto yapılır
İçinde nehirlerin aşındırmasından Uranüs’ün uydularına, ayın kraterlerinden güneşin devasa alevlerine kadar demetlerce ‘malumat’ vardır. Didaktizmi rahatsız edici değildir, babacan bir okşayış sezilir harflerinde.

Bir başka kitap Arzın Merkezine Seyahat’tir. Fransız hayalperest Jules Verne’den tercüme edilmiştir. Yeryüzü Gökyüzü’yle yaşıttır. Şimdilerde 70 sayfadan ibaret sanılan eser 250’şer sayfalı iki ciltten oluşmaktadır. Yaprakları beyaz değil nohut rengidir. Kendine has kekremsi bir kokusu vardır kitabın. Başka bir yerde bulunması imkansız bir burcu. Kitaplıklardan birine iltifat eden, çok geçmez, iki gün sonra kitabı iade eder. Ve kitap baş başa kalır asırlık yalnızlığıyla.

Beldenin canlılığın en iyi hissedilen sahnesi pazaryeridir. Alanlar, satanlar, çığırtkanlar, komisyoncular dünyadan soyutlanarak alışveriş için koşuşturur. Satıcı için amaç gün bitmeden terkideki malı bitirip iyi kârla günü tamamlamaktır. Alıcı içinse evdeki hesabı çarşıya uydurup gönül huzuruyla eve dönmek. Karmaşıktır çarşı-pazar, kendine göre, etrafına göre baş döndürücüdür. Ama bu karmaşanın içinde gizli bir ahenk vardır. Her insan var olmayan bir şef tarafından idare edilen orkestranın bir enstrümanıdır adeta. İsteyerek veya hevessiz, herkes görevini yerine getirmenin uğraşındadır.

Belediye binası ise yönetilmekle yönetimin kesiştiği merkez, ahalinin konak’a göre daha rahat girip çıktığı sahnedir. Tafralı bir aracıdır idare edilenle idare eden arasında. Bir yandan ‘idare’ eder beldeyi; öte yandan vatandaşın dert ortağıdır. Bıkmak usanmak bilmez. Defalarca kulak verir şikâyetçilere, pürtelâşlara.

Taşra beldeleri zamanın genişlettiği, zamanın büyüttüğü bir köydür aslında. İnsanlar herkesi yakından tanımasa da selamını esirgemez. Doğumlar-ölümler, nişanlar-düğünler, seçilen muhtar-çiçeği burnunda kaymakam’ın haberi tez yayılır. Kente devletlû’lardan birisi gelecektir. Saygıdeğer konuğun haberi kulaktan kulağa fısıldanır. Bardağın içindeki suya damlatılan mürekkep kadar hızlı yayılır ‘bilinmeyen’. Gün doğmuş gün batmış, bilinmeyen bilinir olmuş ve haber duyulmuştur.

Adliyeye gelince çoğu zaman hükümet konağının himayesinde, ilk katındadır. Anlaşmazlıkların, çekişmelerin yılan hikayesine uyarlandığı perdedir. ‘Hakim Beğ’ için sazlar çalınır, şiirler döktürülür, ağıtlar yakılır. O bir ulaşılmaz’dır. Kara kaplı kitaptır elindeki, ihtişamlı ve korkutucudur. Ne de olsa kitaptır elindeki.

Taşra beldelerinde nilüferler vardır. Nazenin, başı öne eğik, kendisini taşıyan sulara vefalı nilüferler… Berrak göllerin etrafında yürüyünce, bazısı el sallar uzaktan. Aradan geçen zaman aşkı kemikleştirir. ‘Bir hayal, bir tütsü, bir uçan buğu’ şeklinde de olsa, bir nilüfer yaşar yüreğinizde. Yıllar sonra dokunmaya çalışır, uzatırsınız elinizi. Ve bir anda vazgeçersiniz. Öyle ya; geçmiş, geçmişle beraber kalmalıdır.

Güneş iki büklüm olup gökyüzünü terk etmeye karar kıldığı zaman amansız bir sükûnet gelir, yerleşir taşra şehrinin üstüne. Bulutlar, insanlar, rüzgar; kısaca her nesne yorgundur. Bir an evvel istirahate çekilme hesabının peşindedir. Ölgünlük, durağanlık daha bir kendini hissettirir güneş elveda derken beldeye. Geçicidir konuşmalar, geçicidir susmalar. Söyleşilerin rengi en cansız tonuyla son ışıkların aynasında yankılanmaktadır. Geçicidir fısıltılar, geçicidir feryatlar.
Taşra şehirleri işte böyle her gün yeni bir hikâyenin anlatıcısına ev sahipliği yapar.
f.turinay@gmail.com
Bilgi Üni.

Tagged with:

About author

BUNLARDA İLGİNİ ÇEKEBİLİR

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *